14 Nisan 2012 Cumartesi

BEN, BAŞKALARINA DOĞRU


Ben Gözde’nin Nihayet başlıklı yazısında açmış olduğu yerden devam etmek istiyorum. Bence de, Gözde’nin sözünü ettiği kadın karakterlerin 'başka hayatları merak eden' insanlar olarak çizilmesi çok önemli. 90'lardan bu yana Türkiye sinemasında, 'kendini tanıma', 'geçmişini anlamlardırma' süreçlerini konu alan filmlerde, daha çok karakterin kendi iç dünyasına gömülmesine tanıklık ettik. Bu anlamda Şimdiki Zaman'ın Mina'sının başkalarının hikayelerini zihninde canlandırarak geçmiş-gelecek arasında sıkışıp kalmaktan kurtulması ve şimdiye dönmesi çok manidar. İçine gömülen bir karakter, kör topal, güç bela, yavaş yavaş başkalarına bakmayı öğreniyor Şimdiki Zaman'da. Bunu, 'kendini tanıma' anlatısına getirdiği boyut açısından, filmin yeterli olmadığını düşündüğüm taraflarından ayırarak (özellikle Amerika hikayesi, bence bu kadar gündeliğe bağlı bir filmde fazla sembolik kalıyor) başlı başına değerli buluyorum. Her ne kadar çok farklı erdemleri olsa da Yeraltı’nın tavrının, bununla taban tabana zıt olduğunu da belirtmek gerek. Yeraltı’nın karakteri o kadar kibirli ki, onun başkalarında bulacağı bir şey yok; her şeyi zaten bildiğini, dünyadaki tüm duygulara dair sonsuz bir anlayışa sahip olduğunu düşünüyor. Dostoyevsky romanda karakterin bu hissiyatını bir yanılsama olarak sunar, bu tavra karşı kuşkusunu açık eder, yer yer karakteriyle dalga geçer. Dostoyevsky’nin en büyük meziyeti, bireyi anlatırken, aynı zamanda onun etrafındaki başkalarını da eşit güçte, eşit derinlikte anlatabilmesi; bu şekilde klasik ‘içine gömülmüş burjuva bireyi’ anlatısını kırması; roman dediğimiz şeyi, birinci şahısın sayıklamaları olmaktan çıkarması; o birincil iç sesi bölmesi, başkalarının sesleriyle o iç sesi çelişkiye düşürmesidir. Yeraltından Notlar’ın asıl erdemi, bunu, normalde son derece tek sesli bir anlatı biçimi olan itirafa uygulayabilmesidir: Roman, o güne kadar yazılmış tüm itiraf metinlerinden farklı olarak, birinci şahısın sesiyle anlatılmasına rağmen çok seslidir, çok anlamlıdır. Ben kendi adıma Demirkubuz’un filmde, yer yer Dostoyevsky'nin bu çok sesliliğini yakalayamadığını, kendine fazla dalarak gerçekliğin çok sesliliğini inkar etme telaşına teslim olduğunu; filmini de bireyin kendi içine gömülü dünyasına, seslerine, sayıklamalarına, rekabet duygusuna, kinine teslim ettiğini düşünüyorum.

Ben Uçtum, Sen Kaldın’da da, Şimdiki Zaman’dakine paralel bir ‘başkaları aracılığıyla kendini bulma’ hikayesi saklı aslında: Bu belgeselde Mizgin Müjde Arslan, kendisi için daha çok bir ‘mit’ olan babasını geri kazanıyor. Film Arslan’ın kendisi için bir mit, bir masal kahramanı olan babasını, nefes alıp vermiş, yaşamış, kanlı canlı bir insan olarak hayal edebilmeye başlamasının hikayesi. Arslan’ın bunu babasını tanımış insanları dinleyerek yapması son derece manidar. Babası ancak, başkalarına yardım etmiş, başkalarına dokunmuş, onların hayatında yer etmiş bir insan olarak kafasında canlanmaya başladığında bir ‘masal’ olmaktan çıkıyor. Arslan’ın filmde kendini ‘dinleyen’, ‘anlamaya, anlamlandırmaya çalışan’ olarak konumlandırması, bu açıdan çok isabetli. ‘Geçmişi anlamlandırma’ sürecini konu alan birinci şahıs belgesellerinin pek çoğunda, o geçmiş, karakterin halihazırda bulduğu ve seyirciye, önceden kurmuş olduğu bir anlatı aracılığıyla dikte ettiği bir şey olarak sunuluyor. Ben Uçtum, Sen Kaldın’da ise, birinci şahısın önceden kurmuş olduğu bir anlatıyı izlemektense, onun geçmişini keşif sürecini tüm muğlaklığıyla birlikte izliyoruz. Bu yolculuğu onunla birlikte anlamlandırıyoruz. Bu bakımdan Ben Uçtum, Sen Kaldın’ın birinci şahıs belgeselleri içinde özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum ve filmin, sırf paylaştığı hikayeyle değil, anlatımsal açıdan da son derece değerli olduğu kanısındayım.

NİHAYET

Bu yıl festivalin en coşkulu yanı Ulusal Yarışma bölümüydü muhtemelen. Herkesin merakla beklediği 12 film, izdiham yaratırcasına dolu salonlarda izleyiciyle tanıştı. Ama daha da heyecan ve ümit verici olan, bunların arasındaki, kadın yönetmenler tarafından çekilmiş ve kadın hikayaleri anlatan üç filmdi: Elif Refiğ’nin Ferahfeza’sı, Belmin Söylemez’in Şimdiki Zaman’ı ve Mizgin Müjde Arslan’ın Ben Uçtum, Sen Kaldın’ı. Henüz genel tespitler yapmak için çok erken ama filmlerdeki kadın karakterlerle ilgili bazı ortak özellikler hemen dikkat çekiyor: Bunlar, son zamanlarda erkek yönetmenler tarafından çizilen gizemli, sessiz, genellikle de dengesiz kadınların aksine kanlı canlı ‘gerçek’ kadınlar. Elif Refiğ’nin Eda’sı muhtemelen daha önce Türkiye sinemasında hiç rastlamadığımız türden bir genç kadın (Şu anda aklıma gelen tek istisna Kutluğ Ataman’ın İki Genç Kız’ı). Hepsi de ‘asi’ kadınlar. Toplum tarafından onlara uygun görülen kalıplara sığmayan, sığma çabasını bile reddeden, kendilerine bir lütufmuşcasına sunulan ufacık dünya ile yetinmeyen, eve ve aileye hapsolmayı reddeden, başka dünyaları, başka hayatları merak eden ve bu merakın peşinden gitmekten de korkmayan kadınlar. Yollara koyulan, kolay kolay kimselerin gitmeye cesaret edemeyeceği diyarlara giden gezgin kadınlar... Festival kapsamında gerçekleştirilen Köprüde Buluşmalar platformunda verilen dört ödülden üçünün de yine kadın hikayeleri anlatan kadın yönetmenlere gitmiş olması birşeyler olduğunun göstergesi. Büyük bir heyecanla bu dalganın devamını bekliyoruz!

YARIŞMADA ÜÇ FİLM


İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’sındaki filmlerin gösterimleri, dün akşam Elif Refiğ’in Ferahfeza’sı ve Belmin Söylemez’in Şimdiki Zaman’ıyla tamamlandı. Tabii ki bu akşamki ödül töreninde hangi filmlerin öne çıkacağı konusunda tahmin yürütmek mümkün ama ben sadece kendi favorilerime dair bir iki not düşeceğim.
Zeki Demirkubuz’un, festivaldeki gösteriminin hemen ardından vizyona da giren Yeraltı’sı, alışıldık Dostoyevski temaları etrafında gezinen tipik bir Demirkubuz filmi. Yönetmenin tamamen kendi bakış açısına sıkışıp kaldığı, sinemasının da biraz kendi üzerine kapanmaya başladığı yollu eleştirileri de anlıyorum ama yine de bana kalırsa Yeraltı, yapmaya çalıştığı esas şeyi, yani bir yanıyla her şeyin farkında olan, bir taraftan da en temel şeyleri anlamaktan aciz kahramanını (tabii Engin Günaydın’ın harika performansıyla) büyük bir beceriyle kuruyor. Özellikle çok iyi çekilmiş ve oynanmış uzun yemek sahnesi hafızaya kazınıyor. Ama filmi izledikten sonra geriye kalan, her şeyden önce, genel bir Dostoyevskiyen karamsarlık duygusu. Bu etkiyi sağlamak göründüğü kadar kolay değil bence.
Öte yandan, yarışmadaki iki film, beni Yeraltı’dan daha çok heyecanlandırdı. Emin Alper’in ilk uzun metrajı Tepenin Ardı, geri dönülen taşra evini ve oradaki aileyi lirizm yüklü bir sığınak ya da çocukluk anılarını çağıran zamandışı bir tablo olarak değil, karakterler arasındaki statü farkları, çıkar ilişkileri ve gizli niyetlerle örülü gerçek bir yer olarak tasvir ediyor. Bu da filmi hem içerik hem de üslup açısından, son yılların taşraya baktıkça kendi zihnindeki taşra hayalini gören filmlerinden ayırıyor. Neredeyse hiç tökezlemeden adım adım artan gerilim duygusunun içten içe mizahi anlarla desteklenmesi de Tepenin Ardı’na soluk aldırıyor. Filmin bana göre vurgulanması gereken bir önemli özelliği de, oyunculuk performanslarının ilk filmlerde (hoş)görmeye alıştığımızın aksine, belirli bir denge tutturması ve birbirinden kuvvet alması.
Belmin Söylemez’in Haşmet Topaloğlu’yla birlikte yazdığı ilk filmi Şimdiki Zaman’daysa en çok, filmin geçmiş zamanın bir noktasında kalakalmış durgun kahramanı Mina’nın öyküsünü anlatış biçimini beğendim. Kalbi kırık, bir o kadar da ketum bir karakterin kendi öyküsünü, duygulandığı ya da birine güvendiği bir anda açılıp anlatmasındansa, başkalarına baktığı fallarda, onlara biçtiği öykülerde ufak ufak dile getirmesi, basit olmakla beraber çok etkili bir tercihti. Bu hem Mina karakterini tanıma sürecimizi filmin tamamına yayıyor hem de hikâye akışına motivasyon sağlıyordu. Son yarım saatte iyice düşen temposuyla biraz odağını kaybediyor mu diye düşünmeme rağmen, Şimdiki Zaman da yarışmadaki favorilerimden biri oldu.