11 Ekim 2012 Perşembe

Televizyon ve Radyodan Gelen Sesler


Altın Portakal’ın Ulusal Yarışması’nda sadece Ali Aydın’ın Küf’ü ve Erdem Tepegöz’ün Zerre’si dikkate değer filmler. İzlediğimiz diğer filmlerin (filmlerin tamamını izlememiş olduğumu da belirterek) sinemasal anlamda ortalama bir çıtayı dahi tutturmayı başaramadıklarını düşünüyorum. Bunun nedenleri ve nasıllarını düşünürken, filmlerin aslında bir biçimde kendi kendilerini ele verdiklerini fark ettim. Sinemasal yetkinlikleri bir yana, bu filmlerin sorunlarının, anlatmak üzere yola çıktıkları hikâyelerle, konularla, insanlarla kurdukları bağda, yani çok temel bir yerde olduğunu düşünüyorum. İzlediğim filmler üzerinden biraz açıklamaya çalışacağım.
Derin Düşün-ce, sözde, bir aile içi tecavüz öyküsü. Fakat film anlatmaya yeltendiği hikâyeyi kurarken (filmin ardından yapılan ‘soru-cevap’ta yönetmenin söylediklerini de göz önünde bulundurarak, oldukça şuursuz bir biçimde) mütemadiyen niyet ettiği şeyin tam tersi yönde anlamlandırılabilecek imgeler gösteriyor. Film, her nedense meselenin asıl yüzünü, yani erkeklerin kadınlara yaptıklarını ima yoluyla aktarmayı tercih ederken; kadınların -başlarına gelenlerin sonucu olarak- edimlerini açıkça göstermeyi seçiyor. Hikâyesini bunlar üzerine kuruyor. Yani, perdedeki kadının aile içi tecavüze uğramış olduğunu anlamamız için filmin bize göstermeyi seçtiği sahne, kadının intikam almak için o adama oral seks yaptığını ve onu öldürdüğünü gördüğümüz sahne!? Ya da küçük bir kız çocuğunun neden bu hale geldiğini anlamak yine biz seyirciye düşüyor; çünkü film ona yapılanların yerine, o kız çocuğunun bakkalı taciz edişini, o büyümüş de küçülmüş kadın hallerini göstermeyi seçiyor.
Film, bu kız çocuğunun neden böyle bir ‘deli saraylı’ olduğunu, annesinin başından geçenlerle ve annesinin onunla ilişkisiyle açıklamaya çalışırken, kızın günde en az 3-4 defa seks yapmak “zorunda” olan babasıyla kurduğu ilişkinin masumaneliğini kanıtlamaya çalışıyor. Oysa gün batımında ele ele yürümek, önceki gece ile ilgili bir ima ya da bir otel odasında bacağını bir erkeğin üzerine atmış uyuyan bir kız gibi sahnelerin, sinemasal kodlar olarak neye karşılık geldiği oldukça nettir. Dahası bu kız çocuğunun, Derin’in, annesinin evde nedeni belirsiz bir biçimde çırılçıplak dolaşmasının, babasının her önüne gelenle sevişmesinin, filmin her yanına bulaşmış olan erotizminin, hikâye için işlevini bulamadığımıza göre, bütün bunların yönetmenin teşhir arzusunun ve seyir zevkinin bir parçası olduğunu düşünmekten başka çaremiz de kalmıyor. Filmin, toplumsal olarak böylesine hassas bir meseleyi ele alışındaki duyarsızlık, sadece sinemasal kodları kullanımındaki başarısızlığından ileri gelmiyor; asıl sorun anlatmayı seçtiği hikâyeyle kurduğu ilişkide. Film boyunca gördüklerimizin arka planında süregiden bir televizyon haberi var. Film kendi hikâyesine yedirmeyi başaramadığı eleştiriyi hikâyeye katmak için, bu televizyon haberine sığınmaya çalışıyor. Böylelikle, üzerine söz söylemek üzere yola çıktığı meseleyle kurduğu ilişkinin doğasını da açık etmiş oluyor. Aile için şiddet, taciz, tecavüz bir televizyon haberinden ibaret bu film için, buradan yola çıkarak anlatmak istediği hikâyeyle ise en ufak bir bağ kuramıyor. Arka plana döşediği televizyon haberi ile filmin hikâye dünyası içerisinde göstermeyi seçtikleri arasındaki çelişki filmin asıl söylemini açık ediyor.
Hile Yolu, Hrant Dink cinayetinin sonrasında geçen ve olayları “diğer tarafın” gözünden anlatmayı seçen bir film. Derin Düşün-ce kadar olmasa da, benzer bir sorunun Hile Yolu’nda da olduğunu söylemek mümkün. Karakterlerin psikolojilerini, bu karakterlerin suça meyletmelerindeki sosyo-politik, ideolojik zemini anlatmadan, bir arka plan vermeden, sadece birer ‘piyon’ olarak resmetmeye çalıştığı karakterlerinin hikâyesini anlatırken, filmin anlatmak istediği mesele ile bağının zayıflığı yine ön plana çıkıyor. Derin Düşün-ce’nin tv haberi ile “vermek istediği mesaj” gibi, Hile Yolu da hikâye dünyasının dışından yardım çağırıyor: Hrant Dink’in kendisini. Dink’ın gerçek görüntüleriyle başlayıp, onun sesiyle biten filmin, bu parantez arasında geçen hikâyesinin bu imler olmasa ne anlama gelebileceği ile ilgili soru işaretleri kafamızda çoğalıyor. Yani benzer bir biçimde, televizyon, radyo haberleri, gündelik hayatımızdaki meseleler, gündem, filmlerin içine giriyor bir şekilde, konu ediniliyorlar, fakat mevzu bu konular üzerine bir hikâye kurmaya gelince, perdede canlı olduklarına inanabileceğimiz, anlayabileceğimiz ya da anlamak istemeyeceğimiz, yargılayacağımız ya da yargılamayacağımız, ama bir şekilde sinemasal gerçeklikleri üzerinden bize bir şeyler diyecek olan karakterlere beden vermeye gelince, izlediğimiz filmler o ‘anaakım gündem’den bir adım dahi ileri gidemiyorlar. Anlatılan konuya karşı gösterilen özensizlik, maalesef sinema dilinde de karşımıza çıkıyor. Bir suç filmi düşünün ki ışığında, atmosferinde bir parça ‘karanlık’ olmasın!
Evdeki Yabancılar’ın ele adlığı hikâyeye yaklaşımında da benzer bir ilişkisizlikten söz edebiliriz. Bu filmlerden arka arkaya bahsederken hepsini topyekûn aynı kefeye koyduğum sanılmasın. Film olarak değerleri birbirinden kesinlikle ayrışmakla birlikte, ortak bir temel problemleri olduğunu ortaya koymak amacım. Evdeki Yabancılar bir mübadele hikâyesi, ama tıpkı Derin Düşün-ce’nin aile içi tecavüzü ya da Hile Yolu’nun Hrant Dink cinayetini konu alış biçimi gibi, Evdeki Yabancılar da mübadele konusunda bugüne kadar görmeye, duymaya alışık olduğumuz bir nostalji hikâyesinden öteye gidemiyor. Eski evini ve aşkını aramaya gelen tatlı ve aksi Rum teyzenin ölümü için doğduğu topraklara dönüşünü romantize eden, 80’lerin sonları 90’ların başında, bir ara çok popüler olmuş, her şeyi bırakıp kıyı kasabasına yerleşmiş entelektüel tiplemesini ve tabii ki teyze ile birlikte gelen ve âşık olunacak olan güzel Yunan kızını adeta bir şablon gibi alıp uygulayan Evdeki Yabancılar da sanki hiçbir şekilde ilişki kuramadığı bir hikâyeyi, bir yerlerden dinlediği, duyduğu kadarıyla anlatmış hissi uyandırıyor bu haliyle. Tuhaf bir karbon kopya gibi…
Kısacası sinemasal olarak daha az ya da çok yetkin, ya da ideolojik olarak bana daha az ya da çok uzak duran bu filmleri bir arada izledikten sonra, bu filmlerin asıl sorunlarının filmin diline, sinemasal yetkinliğine gelinemeden, çok daha temel bir yerden kaynaklandığı duygusundan kurtulamıyorum. Türkiye’nin gündeminden derlenmiş kimi meseleler üzerinde, hâlihazırda ortalıkla en çok dolaşan ve en kolay ulaşılan bilgilere, hikâyelere, duygulara yaslanan bu filmleri izlerken, neden bunların sinema filmi olduklarını anlamakta zorluk çekiyorum.
Burada, Antalya’da, izleyici ile birlikte film izlerken, sesini duyduğumuz seyircilerin mesaj arzusunu, bir ders çıkarma telaşını ve filmin onlara yol göstermesi için doğrudan yönetmenden ettikleri talebi görmeden edemiyor insan. Acil, hızlı, anlaşılabilir bir toplumsal mesaj peşindeki bu seyirciyi, bu filmler bir yere kadar tatmin ediyor olabilir (ki verdikleri tepkilerden onları bile etmediği söylenebilir). Oysa bir sinema filmi, tek bir mesaja indirgenemeyecek olanın derinliği ve karmaşıklığını, gazetede ya da televizyonda görüp okuyunca sadece bir ‘haber’ olan öykünün farklı, katmanlı boyutlarını aktarabildiği ölçüde sinema değil midir?
Festival sırasında şu ana kadar izlediğim filmler arasında bunu gerçekleştirebilen iki film vardı. Biri Küf, diğer ise Zerre. Her iki film de, film dilleri, hikâyeleri ve karakterleri üzerine kafa yormuşluklarıyla yukarıda bahsettiğim filmlerin aksine, radyodan, gazetelerden, televizyonlardan bilinenin ötesinde bir dünya, duygu, gerçeklik yaratabilmeleri ve kendi sözlerini söyleyebilme becerileriyle başka bir kulvardalar. Bir Zamanlar Anadolu’da ile göz ardı edemeyeceğimiz bir akrabalığı olan Küf’te, sadece Ercan Kesal’ın canlandırdığı kayıp oğlunu arayan baba değil, Tansu Biçer’in canlandırdığı Cemil gibi bir yan karakterlerin derinliği de hayranlık uyandırıcı. Aynı şekilde Zerre’nin yakın takibe aldığı Zeynep’in yüzümüze çarpan hikâyesinin gerçekliği, hayatta kalma mücadelesi veren bu kadının daha önce sinemamızda neredeyse hiç anlatılmamış hikâyesi de. Gündelik hayatımıza egemen olan anlatıların hapsinde, zaten her an bize her yerden gelip çarpan, bizi zorla bir biçime sokmaya çalışan halleriyle değil de, o egemen anlatıyı kırabilecek güçte bir hikâyenin bizi çarptığı gibi çarpıyor seyircisini hem Küf hem de Zerre.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder