10 Ekim 2012 Çarşamba

Küf ve Zerre

49. Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Tunç Okan’ın Umut Üzümleri dışında bütün filmler görücüye çıktı. İzlediğim filmlere bakınca (ki izlemediklerim hakkında söylenenleri duyunca) seçkinin oldukça zayıf olduğu görülüyor. Şu ana kadar öne çıkan sadece iki film var: Küf ve Zerre (Hatta Zerre’nin çok büyük bir ihtimal En İyi Film ödülüne ulaşacağını söyleyebilirim.) İkisi de ilk film ve ikisi de iki farklı sinema anlayışının takipçisi. 
Ali Aydın Küf’te biçimsel olarak Nuri Bilge Ceylan sinemasının izinden gidiyor. Adana’nın Belemedik köyünde tren yolu işçisi olarak hayatını sürdüren Basri’nin hikayesinin anlatıldığı film, yönetmene geçtiğimiz Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslan’ı ödülünü getirmişti. Basri’nin hayattan tek beklentisi 18 yıl önce bir eyleme katıldığı için göz altına alınan ve ardından kaybolan oğluna ne olduğunu öğrenmek. Oğlunun bulunması için yetkililere yıllardır mektup yazan ve sürekli dilekçe yollayan Basri’nin hayatı bu uzun bekleyiş ve belirsizlik üzerine kurulu. Yönetmen kullandığı anlatım öğeleriyle bizi Basri’nin bu bekleyişine 90 dakika boyunca ortak ediyor. Uzun planlarla anlatılan yürüyüş sahneleri ve Basri’nin yalnızlığını tasvir eden bekleme anlarıyla taşranın ritmi yakalanmaya çalışılıyor. Burada filme yöneltilen eleştirilerden biri bu uzun planların gereğinden “uzun” olduğuna dairdi. Fakat filmin kurduğu yapı içerisinde bu planların istikrarlı ve filmin ritmini kuran en önemli öğeler olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bu planların izleyiciyi Basri’nin bekleyişine ortak eden bir tarafı var. Hiçbir şeyin olmadığı bu anlar, Basri’nin son 18 yıldır hiçbir şey olmayan hayatını tasvir eden de bir özelliği sahip. Filmin oldukça etkileyici olan son karesi düşünüldüğünde filmin içinde yer alan bu boşlukların filmin son sahnesinde Basri’nin hayatındaki her şeyin anlamsızlaştığı o anı da kurmaya yönelik bir işlevi olduğu aşikâr. Diğer yandan Basri’nin hayatındaki belirsizliğin yarattığı bekleyiş sadece filmin ritmiyle değil görsel yapısıyla da destekleniyor. Sadece sabit kameranın kullanıldığı filmde yönetmen flulaştırdığı mekanın üzerine oyuncularını kadraja sokuyor ve Basri’nin belirsizlik üzerine kurulan dünyası net olmayan görüntülerle de tasvir ediliyor. Küf, bu bağlamda anlattığı hikayeye en uygun dili yaratmayı başarmış bir film. Film üzerine yazılacak daha çok şey var fakat bu daha uzun bir yazı içerisinde ele alınabilir. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi Küf, ne anlattığını ve nasıl anlatması gerektiğini çok iyi bilen bir yönetmenin müjdesini veriyor. Filmin, Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla biçimsel anlamda bağı bulunsa da, Ali Aydın’ın politik bir meselenin gözlerden ırak bir diyarda bıraktığı etki üzerine bir hikâye anlatmayı tercih etmesiyle, tematik anlamda ustasından farklı bir noktada konumlanmaya çalıştığı da açık.
Ali Aydın’ın ilk filminde nasıl Nuri Bilge Ceylan etkileri görülüyorsa, Erdem Tepegöz’ün ilk filmi Zerre’de de Dardenne Kardeşler’in sinemasını hatırlatan bir taraf var. Tekstil atölyesinde çalışan Zeynep’in yeni bir iş bulma mücadelesinin anlatıldığı film Tarlabaşı’nda kızı ve annesiyle hayatta kalmaya çalışan bir kadının dramını gözler önüne seriyor. Yönetmen, karakterini bir saniye bile yalnız bırakmadan sürekli arkadan takip ediyor ve Zeynep’in mücadelesine bizi ortak ediyor. Film, kamerasıyla ve ele aldığı konuyla Dardenne Kardeşler sinemasını hatırlatsa da Erdem Tepegöz’ün de etkilendiği yönetmenlerin sineması üzerinden yeni bir dil arayışı içine girdiği söylenebilir. Yönetmen kullandığı ışık ve başarılı sanat yönetimiyle İstanbul’u neredeyse distopik bir mekâna çeviriyor ve toplumsal gerçekçi sinema estetiğine görsel anlamda kendi yorumunu katıyor. Filme adını veren toz zerreciklerinin ise pek çok farklı sahnede karşımıza çıkmasıyla yönetmen bizi o içine düşürdüğü gerçekçi dünyadan birkaç saniye olsa da uzaklaştırıp kamerasını görünmeyen noktalara doğru çeviriyor. Bu noktada “zerre” Zeynep gibi hep gördüğümüz fakat görmemezlikten geldiğimiz insanların hikâyesinin bir metaforu olarak işliyor. Zerre, sinemamızda daha çok görmek istediğimiz güçlü bir kadın karakterin hikayesini anlatıyor ve bu hikayenin arka planında iktidar eleştirisi de yapmayı başarabiliyor. Kentsel dönüşümün sadece hayatta kalmak için çalışmak zorunda olan bu insanların yaşamlarını nasıl alt üst ettiği etkileyici bir şekilde anlatılıyor. Zeynep’in ulaşım aracı olarak birkaç defa metrobüsü kullanması da oldukça manidar. Film, belediyenin övüne övüne bitiremediği hizmetiyle “dönüştürmeye” çalıştığı ve altüst ettiği hayatları taşıdığını da hatırlatmış oluyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder