20 Eylül 2012 Perşembe

Ayşe, Seher ve Zehra



Buraya en son İstanbul Film Festivali’nden sonra yazmışım ve  yazımı, kadın yönetmenlerin çektiği, kadın hikayeleri anlatan filmleri heyecanla beklediğimizi belirterek bitirmişim. Şu anda Adana’da Altın Koza’yı takip ediyorum ve kaldığım yerden devam edeceğim. Dün gösterilen dört yarışma filminden üçünün yönetmeni kadındı: Elfe Uluç’un Aziz Ayşe’si, Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi ve Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ı. Bu filmlerin üçü de muhafazakar bir toplumda kadın olmanın ne demek olduğu üzerine kafa yoruyordu. Örneğin, Aziz Ayşe’de Elif ‘kadın olmayı’ Tarlabaşı’nda yaşayan kağıt toplayıcısı bir travestiden öğreniyordu. Buradaki dinamik üzerine sayfalar dolusu yazılabilir ve bu filmin hem konusuna yaklaşımı hem de yapımının etik koşulları uzun uzun tartışılabilir. Ancak, bizi Ayşe/Melikşah Yardımcı ile tanıştırmış olması yine de önemli. Bununla birlikte, yönetmen Elfe Uluç’un belgesel ile kurmacanın sınırlarını bulanıklaştıran farklı bir sinema dili arayışı da oldukça önemli. Uluç’un çabaları şimdilik deneme aşamasında ama yine de bunun göze alınması gereken bir ‘risk’ olduğunu düşünüyorum. Yavaş yavaş, diğer iki filmle ilgili bu açıdan bir rahatsızlık duymaya başladığımı fark ettim. Gözetleme Kulesi’ni de Araf’ı da büyük bir hayranlıkla izledim. Her iki filmden de çok etkilendim. Nihayet bu kadar iyi yazılmış ve muhteşem bir şekilde oynanmış kadın karakterler görmek beni inanılmaz mutlu etti. Ama her iki film de aslen, bir süredir Yeni Türkiye Sineması olarak adlandırdığımız oluşumdaki erkek hikayelerinin kadın versiyonları gibi. Kamera kullanımı, mekanlar, zamanın akışı - kısacası üslup açısından Araf ile Gözetleme Kulesi’nin önemli bir ayırt edici özelliği yok sanki. Her ikisi de kullandıkları dili ustaca kullanıyorlar ama bu başka bir cinsiyetin dili gibi geliyor bana. Ne Esmer’in ne de Ustaoğlu’nun ‘feminist yönetmen’ olmak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum ama ne olursa olsun kadın hikayelerini gerçekten hakkıyla anlatabilmek için bir tür ‘kadın dili’nin de araştırılması gerektiğine inanıyorum. Bu feminizmin en başından beri yapmaya çalıştığı bir şey. Sebebi de çok basit aslında: Derdinizi egemenin dilinden anlatmaya çalıştığınızda ancak onun kurduğu dilin izin verdiği ölçüde, onun çizdiği sınırlar içerisinde anlatabilirsiniz.

Geçtiğimiz ay Anadolu Kültür’ün düzenlediği bir etkinlik için İstanbul’a gelen ve bir konuşma yapan Arsinee Khanjian’a bir izleyici Türkiye’nin dışarıdan nasıl göründüğünü sormuştu. O da, bu soruya ancak festivallerde izlediği filmler üzerinden cevap verebileceğini belirterek, çok karanlık göründüğünü söyledi. Gerçekten de, özellikle son zamanlarda, buranın gittikçe ‘karardığını’ inkar etmek mümkün değil. Gözetleme Kulesi ile Araf da bu karanlığa bir kat daha kara ekliyorlar. Tam da bu, filmler üzerine düşündükçe beni rahatsız etmeye başladı. Bir süredir Deleuze okuyup duruyorum ve bir önerisi beni çok düşündürdü. Sinemanın temsil üzerinden değerlendirilmesine, sinemanın bir temsil sanatı olarak düşünülmesine kökten karşı olan Deleuze, sinemanın kimlikleri de temsil etmediğini, onları yarattığını söylüyor. Sanırım benim görme ihtiyacı duyduğum şey, muhafazakar ataerkil yapı içinde yok olup giden genç kadınlar değil de buradan bir çıkış yolu bulabilen kadınlar. Evet, bu toplumdaki kadınların çoğu için bunun mümkün olmadığı bir gerçek ama eğer sinemayı bu şekilde, sadece gördüğümüzü -“Türkiye’nin gerçekleri”- anlatmanın bir yolu olarak düşünmeye devam edersek biraz haksızlık etmiş oluruz gibi geliyor bana. Elbette bu da uzun uzun tartışılabilecek ve nihayetinde ‘sanatçının sorumlukları’ gibi kocaman başka konulara bağlanacak bir mesele. Hatta bu sinemaya, sanata ne kadar ‘inandığımızla’, bunların toplumsal olarak dönüştürücü bir etkisi olabileceğine inanıp inanmadığımızla ilişkili. Ben sinemanın böyle bir gücü olduğuna inanmak istiyorum. Elbette her filmin bunu yapmasını bekleyemeyiz. Ama ben sinemada başka bir dünyanın, başka hayatların mümkün olduğunu da görmek istiyorum. Çünkü diğer türlü aslında kendimizi bir kısırdöngünün -karanlığın- içine hapsetmiş oluyoruz. Sadece o döngüyü, o karanlığı anlatarak bir farkındalık ve belki yıkıcı da olabilecek bir öfke yaratmak mümkün ama eğer sinema, Deleuze’ün dediği gibi kimlikler yaratıyorsa neden ‘özgürleşen’ bir kadın yaratmasın, neden bir çıkış yolu hayal etmesin, neden biraz nefes alma olanağı da sağlamasın? O kısırdöngüyü kırmak için hiç çaba sarf etmemek -hatta bunun naiflik olacağını söyleyerek o çabayı bile en başından boşa çıkarmak- yenilgiyi baştan kabul etmek olmuyor mu?
Dikkat! Aşağıda filmlerin sonunu ele veriyorum!
Burada sinemaya bir tür ‘yol göstericilik’ rolü yüklemeye çalışmıyorum. Çok ufak değişikliklerinden bahsediyorum aslında. Örneğin, Gözetleme Kulesi’nin sonunda Seher çekip gitse... Seher uzun bir isyan söylevi çekiyor. Fakat sonra neredeyse üzerine yıldırım düşüyor. Bu isyankarlığı nedeniyle resmen ilahi bir güç tarafından cezalandırılıyor; basbayağı büyük bir güç (!) ona ‘otur oturduğun yerde!’ diyor. O da tıpış tıpış geri dönüyor. Neden? Çok benzer bir şekilde Araf’ın sonunda neden Zehra Derya’nın peşinden İstanbul’a gitmiyor da hapsihanede kıyılan bir nikahla evlenip kendini sonsuza kadar mahkum ediyor? Düşündükçe, her iki filmin de sonu bende gittikçe daha büyük hayal kırıklığı yaratıyor.
Pek çok izleyici, şu halleriyle bile bu filmlerin yer yer ‘gerçekçi’ olmadığından şikayetçi oldular. Türkiye’de bir anne öyle davranmazmış, burada bir kadınla bir erkeğin o şekilde bir odada yalnız kalmasına izin verilmezmiş gibi ayrıntılara takılıp kalıyor pek çok izleyici... Sanırım, bu türden bir ‘gerçekçilik’ anlayışından acilen kurtulmamız gerekiyor. Ancak o zaman başka hayatları ve dünyaları hayal edebileceğiz ve ancak o zaman bu başka hayatları ve dünyaları mümkün kılabileceğiz.

1 yorum:

  1. Düşündüklerimi çok iyi dile getiren bir yazı olmuş. Elinize sağlık. Resmen zihin açıcı oldu benim açımdan. Yazıyı kim yazmış acaba? Sevgiyle.

    YanıtlaSil