14 Nisan 2012 Cumartesi

YARIŞMADA ÜÇ FİLM


İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’sındaki filmlerin gösterimleri, dün akşam Elif Refiğ’in Ferahfeza’sı ve Belmin Söylemez’in Şimdiki Zaman’ıyla tamamlandı. Tabii ki bu akşamki ödül töreninde hangi filmlerin öne çıkacağı konusunda tahmin yürütmek mümkün ama ben sadece kendi favorilerime dair bir iki not düşeceğim.
Zeki Demirkubuz’un, festivaldeki gösteriminin hemen ardından vizyona da giren Yeraltı’sı, alışıldık Dostoyevski temaları etrafında gezinen tipik bir Demirkubuz filmi. Yönetmenin tamamen kendi bakış açısına sıkışıp kaldığı, sinemasının da biraz kendi üzerine kapanmaya başladığı yollu eleştirileri de anlıyorum ama yine de bana kalırsa Yeraltı, yapmaya çalıştığı esas şeyi, yani bir yanıyla her şeyin farkında olan, bir taraftan da en temel şeyleri anlamaktan aciz kahramanını (tabii Engin Günaydın’ın harika performansıyla) büyük bir beceriyle kuruyor. Özellikle çok iyi çekilmiş ve oynanmış uzun yemek sahnesi hafızaya kazınıyor. Ama filmi izledikten sonra geriye kalan, her şeyden önce, genel bir Dostoyevskiyen karamsarlık duygusu. Bu etkiyi sağlamak göründüğü kadar kolay değil bence.
Öte yandan, yarışmadaki iki film, beni Yeraltı’dan daha çok heyecanlandırdı. Emin Alper’in ilk uzun metrajı Tepenin Ardı, geri dönülen taşra evini ve oradaki aileyi lirizm yüklü bir sığınak ya da çocukluk anılarını çağıran zamandışı bir tablo olarak değil, karakterler arasındaki statü farkları, çıkar ilişkileri ve gizli niyetlerle örülü gerçek bir yer olarak tasvir ediyor. Bu da filmi hem içerik hem de üslup açısından, son yılların taşraya baktıkça kendi zihnindeki taşra hayalini gören filmlerinden ayırıyor. Neredeyse hiç tökezlemeden adım adım artan gerilim duygusunun içten içe mizahi anlarla desteklenmesi de Tepenin Ardı’na soluk aldırıyor. Filmin bana göre vurgulanması gereken bir önemli özelliği de, oyunculuk performanslarının ilk filmlerde (hoş)görmeye alıştığımızın aksine, belirli bir denge tutturması ve birbirinden kuvvet alması.
Belmin Söylemez’in Haşmet Topaloğlu’yla birlikte yazdığı ilk filmi Şimdiki Zaman’daysa en çok, filmin geçmiş zamanın bir noktasında kalakalmış durgun kahramanı Mina’nın öyküsünü anlatış biçimini beğendim. Kalbi kırık, bir o kadar da ketum bir karakterin kendi öyküsünü, duygulandığı ya da birine güvendiği bir anda açılıp anlatmasındansa, başkalarına baktığı fallarda, onlara biçtiği öykülerde ufak ufak dile getirmesi, basit olmakla beraber çok etkili bir tercihti. Bu hem Mina karakterini tanıma sürecimizi filmin tamamına yayıyor hem de hikâye akışına motivasyon sağlıyordu. Son yarım saatte iyice düşen temposuyla biraz odağını kaybediyor mu diye düşünmeme rağmen, Şimdiki Zaman da yarışmadaki favorilerimden biri oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder