15 Ekim 2011 Cumartesi

ZEVK VE UTANÇLA TİTRERKEN…


Steve McQueen’in reji şaheseri Utanç, başka New York anlatılarını düşündürüyor ister istemez. Geceyarısı Kovboyu, Taksi Şoförü gibi sanrılarla boğulmuş ‘yalnız adamın’, ‘kara’ Manhattan’ın uğursuzluk saçan sokaklarını dolaştığı filmler… James Baldwin’in ‘Başka Bir Ülke’desindeki gibi ancak kendini mahvederek hayatta kalmayı bilen yaban insanlı romanlar… Bu söz konusu filmlerin ‘tutunamayanları’, Utanç’ta Fassbender’in Brandon’ının hep yaşamak istediğini söylediği yıllara ait karakterler: 60’ların umuduyla, 70’lerin yenilgi hissinin birleştiği, ‘kaos’un hükmünü sürdüğü bir dönemde yaşamak istiyor Brandon. Belki de kendini daha az yalnız hissedeceğini düşünüyor, sterilleşmiş ve muhafazakarlaşmış bir New York’a yeğ buluyor o dönemi. Belki de o yılların özgürlük tasavvurlarında salınırken, kendinden daha az ‘utanacağını’, kendini daha ‘rahat’ hissedeceğini sanıyor.

Böyle düşününce, Brandon’ın utancı seks bağımlılığından kaynaklanmıyor. Bastırmaya çalıştığı ırkçılığının, misojenisinin, homofobisinin, hatta kendi öz kızkardeşine duyduğu (neredeyse elle tutulur) arzunun utancı da değil bu. Şu anda içinde yaşadığı dönemde, New York’ta ‘kazananlar’dan biri olmanın utancı! -ki sevişmeyi beceremediği tek kadın Brandon’ın tersine ‘şu an’da yaşadığı için ne kadar mutlu olduğunu söylüyor- Brandon, başarıyla yaptığını gördüğümüz ‘kurumsal’ işiyle, iyi görünüşü, pahalı ayakkabılarıyla kendi parasıyla sahip olduğu (Manhattan’da yüksek bir binadaki) apartman dairesine sıkışıp kalmış durumda. Filmin en güzel anlarından biri olan, kızkardeşi Sissy’nin (Carrey Mulligan) New York New York’u söylediği sahnede, şarkının sözlerinde ima edilen ‘yükselme’ arzusunun aksine, New York’lu olmayı başarmış olmanın verdiği ‘acı’ gözlerini yaşartıyor sanki Brandon’ın. Bugünün Manhattan’da yaşayan ‘sıradan’ biri Brandon, ilişki kuramayan, geceleri uzun koşulara çıkan, porno seyreden, istediğinde biriyle sevişen, bitmek bilmeyen spesiyalleri olan restoranlarda yemek yiyen biri. Ne bohem, ne zengin, ne de yoksul, içi boş bir metropol sakini.

36 yorum:

  1. Kesinlikle katılıyorum, hatta filmin temel amacının bireysel bir utanç portresi çizmektense şehre dair, şehirde paylaşılan yaşama dair bir cümle kurmak olduğunu düşünüyorum. Evet bir tür insanlık utancı burada söz konusu olan. Brandon'ı metronun içinde dayak yemiş olarak gördüğümüz sahnelerden birinde, camlarda asılı reklamlarda yanılmıyorsam 'progress non-stop' gibi bir şeyler yazıyordu. Ve her tarafa yansıyan bir şekilde bu cümle mizanseni kaplıyordu. Bilinçsizce oraya konulmuş bir şey olduğunu düşünmüyorum ben bunun. Filmin kesinlikle kalkınma, sterilleşme, iyileşme, ilerleme vs. olarak sunulan ve aslında hala sadece yönetici tayfasının hizmetindeki bir yaşam tahayyülüyle derdi var. Boydan boya camla kaplı dairelerle, iletişimi sözde artıran ofis tasarımlarıyla, mimariyle vs. de bir derdi var. Brandon'ın yaşadığının çok kabaca, bu hayat tasarısının getirdiği varolma, mutlu olma biçimlerine karşı bir tür içgüdüsel (kendisinin adlandırmadığı) direnç olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bakınca, son sahnelerdeki dibe düşüş de, söz konusu başarı ve mutluluk tasarısına karşı içten gelen bir direnç sonucu, bir tür kendini yeraltına bırakma olarak görülebilir (Dostoyevskiyen bir anlam taşıdığı da söylenebilir).

    Kimlik, statü, başarı ve gururun zırhlarıyla fazlasıyla kaplanmış bir beden, bu türden bir kendini harcamayı, ancak kendini rezil ederek, cümle alemin önünde kendini küçük düşürerek gerçekleştirebilir. Kimliğe dair her şeyi üzerinden atmak, bakın bu ben değilim, bütün bunlar üzerime iliştirildi demek... Sokaktan görünen dairede sevişmek, bunun (günümüz insanı için tasarlanmış) bir biçimi olabilir, ama asla Brandon kadar ruhsal kriz içindeki birini tatmin edebilecek bir biçim değil bu ('gösteri'). O kendini bir bütün olarak, ruhu ve bedeniyle sokağa atarak yaşıyor bunu... Progress non-stop, aksi yöne doğru bir direnci de beraberinde getiriyor. Steril, zevke, hazza dair sınırları belirlenmiş ve insana, her şeyi bu sınırlar (cam binalar) dahilinde yaşamasının 'iyi olacağının' söylendiği bir yaşam tasarısının krizini anlatıyor diyebiliriz Shame için. Bu bakımdan benim için günümüzde geçen en güçlü distopyalardan biri bu film.

    YanıtlaSil
  2. evet, o metro sahnesi müthiş önemli! o reklam tabelalarindan devam edersek, hakikaten meselenin başka katmanları da çıkıyor ortaya, hatta filmin toplaminda görmediğimiz bir espri tonu olduğunu bile söyleyebiliriz o tabelaların yerleştirilmesinde. progress degil de 'improving non-stop' yaziyor galiba orada (durmadan gelişiyoruz gibi bir şey), new york ulaşım şirketi MTA'in reklamları üstelik onlar. ve şu işe bakın ki, vaad edilenin aksine birden tren duruveriyor. non-stop yazisinin tam önünde de brandon. yani distopya meselesine bir başka boyuttan bağlayacak olursak: Bir anda metro duruyor, kapılar açılmıyor, polisin direktifleri doğrultusunda boşaltılıyor vagonlar. 2000'ler New York'unu (ve tüm metropollere genelleyebiliriz aslında) tanımlayan en önemli şeylerden biri bu totaliter güvenlik zihniyeti. Bütün özgürlük safsatalarına rağmen, gelen direktifler doğrultusunda herkes birden koyuna dönüşüveriyor. Brandon'in etrafta ne olup bittiğiyle ilgilenmeyen kalabalıktan herhangi biri olduğunun en net göründüğü sahne bence bu. sürekli kontrollü gelişme ve güvenlik vaadi: bir nevi her şeyin sonu.

    tabii bir de Brandon'in jogging yaptiği tek plan kaydırmalı sahnede de benzer bir 'mesaj' saklı. brandon koşarak kavşağa geliyor. trafik lambası kırılmış, yere devrilmiş, yayalara yeşil yanıyor, ama arabalar son sürat geçmeye devam ediyor. sonra yayalara kırmızı yanıyor, ama ışıkların söylediğinin tamamen tersi oluyor, arabalar duruyor, brandon geçiyor. en basit anlamıyla ters bir durum var. ama herkes öyle yaptığı için, kimse de takılmıyor.

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  4. Distopya ifadesine ben de katılıyorum. Galiba filmin atmosferini en güzel özetleyen bu,filmin distopik bir şekilde kurduğu kendi New York'u. Bütün metropol hayatına dair bir bir distopya resmederken, bir yandan da kendi kendini yok etmenin(self-destruction)de bu tavırla direk bağlantısı var sanki. Kendi kendini yok eden bireylerin sonunu getireceği bir sistemden de bahsediyor bir yandan film. Bunun bireyin üretmesini engelleyen bir düzen olduğu açık ve karakterimiz de tam olarak bunun bir parçası. Üretmediği sadece ona gösterileni yaşadığı bir hayatı sürüyor. Yaratım,üretim süreci de aslında bir self-destruction'a dönüşebilen bir olgu, bireyin kendisini gerçekleştirmesinden yok etmesine doğru olan süreci harekete geçirebilir. Burada da ona verilen o kısıtlı alanda "üretebildiği" şey sadece bedeniyle gerçekleştirebildiği cinsellik oluyor ve onun içinde kayboluyor. İnsanı kapana kıstıran bu yaşam alanı içinde tek ifade biçimi seks oluyor Brandon'ın. Seksi üretirken cinsellik artık karakteri gerçekleştiren değil onu yok eden bir olguya evriliyor bir yandan. Böyle bir yaşam tarzının gerçek haz olarak sana sunduğu tek şey aslında o lüks ve steril hayatta bulamayacağın bedensel tatmin oluyor. Bu noktada yeraltına sürükleniyor gerçekten, yok oluyor.

    SPOILER!!!
    Fakat işte o yeraltı meselesinde(metrodaki sahnenin temel çizgi olarak alınıp diğer sahnelerin onun etrafında kullanılması da yeraltı metaforunu işleten bir şey bir yandan) Gay Club sahnesi işi biraz bozuyor sanki. Karakter için düşülebilecek en dip artık eşcinsel ilişkiye girmek ve onu gerçekleştiriyor da. Fakat bunun kırmızı ışıklı, basık bir yeraltı mağarası gibi düzenlenmiş mizansen içinde gerçekleştirmesi biraz sanki bu sahneyi homofobik bir noktaya çekiyor. Böyle bir karakterin yanında çoktan yeraltına itilmiş eşcinsellerin cinsel dışavurumu ve bir nevi onların self-destruction'ı baya hiçe sayılmış gibi oluyor bir yandan. Çünkü Brandon'ı ve beraber olduğu karakteri aynı düzleme çeken hiçbir veri sunmuyor film, ilişki yaşadığı adam alelade sokaktan birisi sadece.

    YanıtlaSil
  5. Müthiş! Metronun tam o sahnede durdurulduğunu unutmuştum. Evet orada kesinlikle bu tür bir ironi var. Açıkça söylemem gerekirse, o sahneyi biraz da New York'u düşünerek, bir bomba alarmı olarak düşünmüştüm, bir 'terörist' saldırı tehlikesine karşı alınan önlem vs. Ama McQueen öyle garip bir şey yapıyor ki: Bu güvenlik histerisi nedeniyle gelinen durumun özeti gibi... O noktada Brandon'ın aklına kız kardeşi geliyor, başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünüyor belki... Ve haklı da çıkıyor, ama bir saldırı değil bu, ruhsal bir kriz, bir intihar teşebbüsü... Bir tür 'unutma'. Ama 'güvenlik histerisi yüzünden en yakınımızdakini unutuyoruz' gibi muhafazakar bir ima da taşımıyor bu sahne. Daha genel bir insanlık durumuna işaret eden bir şeye dönüşüyor...

    YanıtlaSil
  6. ali'ye: evet öyle görülebilir ama ben katılmıyorum sanırım. bana kalırsa brandon'in kadınlara bakışıyla erkeklere bakışı arasında pek de fark yok. daha önce kastettiğim mizojeni ve homofobi yorumu bu sahneyle ilgiliydi biraz da. zaten bunların hepsi birden brandon, o gece de hepsi patlıyor. homofobi filmin tavri değil ki, brandon'in tavri. oranın mizanseni bana eşcinsel bir dışlanma hissi vermiyor, daha genel olarak seks ve utanç meselesiyle ilgili bir durum var sanki orada. sonraki üçlü sahneni çekilme biçimi çok farklı değil bence. brandon dünyayı böyle kategorilerle algılıyor zaten. patronunun ona söylediği porno kategorileri.

    YanıtlaSil
  7. bir de şu var: brandon'ın cinsel eğilimine dair herhangi bir fikrimiz bile yok aslında. olamaz da, çünkü film onun cinselliğe bakışını, cinsel yönelimlerini ele almıyor, cinsel aşırılığı, tatmin olma düşkünlüğünü ne tür ruhsal boşlukların yerine koymaya çalıştığıyla ilgileniyor. baştan sona gösterilen tek seks sahnesinin, kendini 'ciddi', uzun süreli bir ilişkiye adapte etmeye çalıştığı ve bu yüzden de 'yapamadığı' sahne olduğunu hatırlayalım. yönetmenin sadece bu sahneyi uzun uzadıya göstermesinin bir nedeni var kuşkusuz :)

    YanıtlaSil
  8. Cinsel yönelimini bilmememiz o sahnenin estetiğinin yarattığı anlamı değiştirmiyor bence. Sonuçta biseksüel hatta eşcinsel bile olabilir Brandon ama beni rahatsız eden ne olursa olsun o sahnenin ışığıyla ve kurulumuyla bütün filmin estetiğinden ayrışan bir noktada olması. Zeynep threesome sahnesinin de estetize edildiğini belirtti ama iki estetik arasında ciddi farklar var bence yine de. En basiti iki sahne arasındaki "süre" farkı, neyi gösterip neyi göstermeyeceği konusunda yönetmenin oldukça net olması. Threesome sahnesi olabildiğince uzun tutulmuş ve estetize edilmişken, gay club sahnesinde "göstermemeyi" tercih etmesi ve sahneyi kestirip atması da bir soru işareti oluşturuyor açıkcası bende.

    YanıtlaSil
  9. Sahnenin estetize ediliş biçimi konusunda haklı olabilirsin. Benim de aklıma Gaspar Noe'nin 'uuuu buralarda neler dönüyor, ne pislikler oluyor' stilini getirmedi değil. Ama burada, kamera zaten zıvanadan çıkmış durumdaydı, Brandon'ın dekandansının (ya da düşüşünün diyelim, ahlaki yorumdan kaçmak için) sadece bir parçası o sahne. Zaten o noktada filmin zaman kurgusu lineerlikten de çıkmıştı çoktan. Bu tür filmlerde ne zaman bir eşcinsel sahne yer alsa festivallerde hep 'bu sahneye gerek var mıydı', 'karakter bunu yapar mıydı' vs. gibi bir tartışmalara yol açıyor. Ben bunu ikiyüzlü bir tavır olarak görüyorum. Stil tartışmalı haklısın ama sahneyi tartışmak bence afaki.

    YanıtlaSil
  10. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  11. ben de gay club sahnesi konusunda aliyle aynı endişeyi paylaşıyorum. brandon'un homofobisiyle filmin tavrı o sahnede ayrılıyor gibi geliyor bana. brandon'un öyle olduğu bu deneyimden hemen sonra iki kadınla birden sevişme ihtiyacı hıssetmesinden belli - hemen 'erkekliğini' kanıtlaması gerekiyor, önceki deneyimi silmesi gerekiyor. ama filmin tavrı da burada sakat bir yere savruluyor sanki. fırat'ın yukarıda bahsettiği 'dibe düşüş' tam da o sahne ile oluyor. yani film düşülebilecek en dip nokta olarak eşcinsel ilişkiyi sunuyor. ayrıca ali'nin belirttiği gibi bunlar mizansenle de destekleniyor, o mekan yer altında kırmızı ışıklı cehennemsi bir yer. oysa bir sonraki üçlü sevişme sahnesi oldukça yumuşak ve beyaz bir ışıkla aydınlatılmış...

    tüm bu tartışılanların yanında filmin mahremiyet (privacy) ile de bir derdi var belli ki. tüm o camlar (hem evlerde, hem otellerde, hem iş yerinde) mahremiyet konusunda bu kadar takıntılı bir toplumda oldukça ironik görünüyor. ve burada oldukça ciddi bir çelişkiye de dikkat çekiyor film sanki: demokrasi ve şeffaflık adına yapılan bir şeyin aslında nasıl bir denetim mekanizmasına dönüştüğünü görüyoruz. dolayısıyla yine çok klasik bir distopya temasına (big brother is watching you) bağlanıyoruz ama tabii onun çok daha foucaultcu bir versiyonu: mutlak bir otoritenin toplumu denetldiği bir dünya yerine herkesin herkesi denetlediği bir dünya (brandon'un bilgisayarına el konması). dolayısıyla başkalarına bakmak onlarla ilişki kurmayı beraberinde getirmiyor. herkes herkesi görüyor ama kimse birbiriyle bir bağ kurmuyor. o camlar aslında bireyler arasındaki duvarlar haline geliyor. ama şeffaf duvarlar. yokmuş gibi yapılan duvarlar. birbirlerini görebiliyorlar ama bu yakınlaşabilecekleri anlamına gelmiyor, hatta tam tersine birbirlerine daha da yabancılaşmalarına neden oluyor.

    brandon'un kız kardeşinin o duvarı delip ona 'dokunması' ise dev bir kriz patlatıyor ister istemez bu durumda...

    YanıtlaSil
  12. Eşcinsel ilişkinin yaşandığı bir sahne geçmesi beni rahatsız etmedi açıkcası, tam tersine bu kadar beden tüketen "heteroseksüel bildiğimiz" bir adamın artık tatmin olmak için kadın bedeni dışında bir bedene yönelmesi oldukça anlamlı ve karakterin motivasyonunu düşününce de oldukça tutarlı. O yüzden hikayesel olarak bir sorun zaten yok, derdim tamamen estetik yanlış anlaşılmasın. :)

    YanıtlaSil
  13. yine ali'ye katılıyorum.

    bir de şu denetim konusunda refleksle yazdım ama orada bir adım daha da ileri gidiyor sanki film... herkes herkesi görüyor ama kimse kimseyle ilgilenmiyor aslında. herkes birbirini görmemezlikten geliyor. daha doğrusu birbirinin 'ayplarını' görmemezlikten geliyor. patron herkesin gözü önünde önüne gelen her kadına sarkıntılık ediyor ve bazılarıyla da birlikte oluyor ama ertesi sabah işte bir aile babasına dönüşüyor, brandon'un bilgisayarında bulunanlar stajyer işi oluyor... yani denetim mekanizması aslında işlemez hale gelmiş. ve utanç da bununla ilgili: kimsenin hiçbirşeyden utanmıyor olmasının utancı bu belki de... daha doğrusu (diğeri filmi çok muhafazakar bir yere götürebilir zira) ikiyüzlülükten duyulan utanç...

    şeffaflık denetime dönüşüyor ama o da bir süre sonra ikiyüzlülüğe... bir yandan da mahremiyet sanılan şey aslında yalnızlık halini alıyor...

    brandon'un cam önünde sevişmesi de bir tür meydan okuma/yardım çığlığı sanki. bunu bile yapıyorum, görün artık beni! ve cinsellik de o şeffaf duvarları delip 'temas' etme çabası belki...

    YanıtlaSil
  14. bir de zeynep'in bahsettiği 'new york new york' sahnesi oldukça önemli ve çok da etkileyici gerçekten. normalde büyük bir hırsla ve gazla söylenen bu şarkıyı ağlayarak ve kederle söylğyor olması herşeyden önce önemli. şarkı new york'a gidip dünyayı fethetmek isteyen kasabalı birinin hırsını dile getiriyor. brandon ve kardeşi ise new york'a gelip kendi çaplarında yığının tepelerine (top of the heap) çıkmayı başarmışlar ama... orada başarabilirsen her yerde başarabilirsin ama... tüm bu sahnenin bir zamanlar ikiz tepelerin tepesinde yer alan 'windows on the world' adlı restorana benzer bir yerde geçiyor olması da anlamlı tabii. dinyanın tepesindeki pencereler...

    YanıtlaSil
  15. ikiz kuleler yerine ikiz tepeler yazmış olmam ayrıca anlamlı olmuş :)

    YanıtlaSil
  16. Filmin asıl gücü sanırım, tüm bu büyük çaplı meseleleri ele alırken, bir yandan da anın yoğunluğunu yakalayabilmesinde yatıyor. Zira en baştaki sahneyi hatırlayalım, iş yerindeyiz, Brandon'ı tek başına görüyoruz, başka biri sanki onun hakkında konuşuyor gibi, ama o kişiyi görmüyoruz, sonra genel açı ve anlıyoruz ki aslında kimse Brandon hakkında konuşmuyor, kalabalık, Brandon'ın sadece köşedeki bir aktör olduğu bir toplantıdayız... Daha baştan bu kadar yoğun ve şimdinin, yaşanan anın yoğunluğunu aktaran bir sahneyle açılıyor film ve hemen bizi Brandon'ın zihnine adapte ediyor: Belli ki her konuşulanın kendi hakkında olduğunu düşünen bir adam bu. Ya da evet New York New York sahnesinin sonsuz çağrışımları olabilir ama bana temelde o gözyaşları Brandon'ın kız kardeşine karşı hissettiği acıma karışımı duygusuyla ilgili gibi geliyor aynı zamanda. Kız kardeşine gösteremediği şefkatin acımaya dönüştüğü, kendini ancak acıma olarak gösterebildiği nokta o. Brandon'ın kız kardeşinin performansını beğenmesi söz konusu bile olamaz, çünkü orada daha çok onun zayıflığına, kolay seven biri olmasına, New York'tan etkilenmesine, mutlu olma isteğine karşı bir acıma hali var. Kız kardeşi sevgilisiyle telefonda ağlamaklı konuşurken, Brandon kapıdan dinliyor, “seni o kadar çok seviyorum ki” gibi sözler duyuyor ve o noktada Brandon'ın yüzündeki tek ifadenin, büyük bir katlanamama ya da tiksintiyle acı karışımı bir şey olduğu söylenebilir. Brandon kız kardeşinin, kendini bu kadar hayata kolay kaptırmasına dayanamıyor, bundan rahatsız oluyor, patronuyla birlikte olmasından rahatsız olduğu gibi... New York'a ve bu büyük rüyalar kentine, başarıya vs. duyulan özlemin de bence Brandon'da bu tür bir çağrışımı var: Onun için bu, hayata kendini kaptırmışlık, yani bir tür yenilgi demek: Tıpkı birine aşık olup tüm hayatını onun peşinde koşarak, çabalayarak, didinerek sürdürmek gibi bir şey... İlginç mesela, ben bir yandan bahsettiğimiz toplumsal meseleler hakkında düşünürken, bir yandan da bu tür psikolojik çıkarsamalar yaptım (doğru ya da yanlış, ya da yarı doğru) film boyunca. O yaşanan anların yoğunluğu beni buna itti. Sadece teorik algılamadım pek çok şeyi, aynı zamanda ne kadar 'anti' bir karakter olsa da Brandon'a ve zaman zaman kızkardeşine yakın hissettiğim, özdeşim diyemesem de onları anlar gibi olduğum bir ruh halinde izledim filmi. Ve sanırım filmin gücü de işte burada yatıyor... Hunger mesela bana daha teorik gelmişti, hatta biraz klinik bile bulmuştum, yer yer sanki karakterlere bir deney laboratuarındaymışlar gibi baktığını hissetmiştim. Filmin tüm gücüne rağmen bu beni rahatsız etmişti. Bu filmde ise çok daha az hissettim bunu. Belki Hunger'a haksızlık etmiştim, belki orada meselenin siyasi tarafından dolayı gereğinden teorik bakmıştım filme. Bilmiyorum, bir kez daha izlemem gerek :)

    YanıtlaSil
  17. Evet, bence de bu kesinlikle filmin en güçlü yanı. Sen başka bir yazışmada Zeki Demirkubuz’un bir söyleşisinden bahsetmiştin ya... Sosyal içerikli filmler yerine insan ruhuna bakan filmler yapmak lazım demiş... bu film tam da bu ikisinin ayrıştırılamayacağını çok güzel anlatıyor bence. İnsan ruhu toplumdan/siyasetten/politik/etik (bu, filmin adı da düşünülünce en önemlisi sanırım) meselelerden ayrı birşey olarak düşünülemez.
    Ben de filmi izlerken hiç kuramsal bir yerden izlemedim. Midemde hissettim filmi daha çok. ‘new york new york’ sahnesinde baya boğazım düyümlendi... ama sonra üzerine düşünmeye başlayınca birden patır patır bütün bu tartışmalar kafamda birbirini kovalar oldu ve bence bu yönetmenlik adına çok büyük bir başarı. Basit bir algeori/metafor olarak işlemiyor yaptığı hiçbirşey. İzleyiciyi derinden vuran birşey yapıyor ve derdini doğrudan izleyiciyle temas kurarak anlatıyor. Ki sterillikten, yabancılaşmadan muzdarip bir toplumu eleştirmek için bu çok iyi bir strateji. Sadece steril bir görsellik kullanmıyor. İzleyenin bir takım olayları uzaktan dikizlediği bir ilişki kurmuyor. Çok daha tensel bir görsellikle izleyiciye temas ediyor. Ali’nin de değindiği gibi bedensel bir sinema bu. Ve bence Hunger da böyleydi )bakınız Senem Aytaç’ın yazısı: mahkumun en küçük bedeni)...
    Ve bence ‘new york new york’ sahnesi de benzer bir şekilde işliyor. Orada brandon kız kardeşine acıdığı için ağlamıyor bence (ki bu da parçası olabilir) bu şarkı ve kız kardeşinin onu söyleme biçimi ona ‘dokunduğu’ için ağlıyor. İkiyüzlülüğünü açık ettiği için, kendini nasıl kandırmakta olduğunu açık ettiği için... kız kardeşinin film boyunca yaptığı şey hep bu oluyor: brandon’a dokunuyor! Ve fakat brandon bununla başa çıkamıyor. Trajedisi de burada yatıyor: çok önemli birşeyin eksikliğini fark ediyor fakat onu bulduğunda (bulduğunu sandığında) onunla ne yapacağını bilemiyor (iş arkadaşıyla sevişememesi de böyle birşey)... ve o noktadan sonra şimdiye kadar son derece tatmin edici olmuş olan temasları da haz vermez oluyor. O nedenle o gece o kadar abartıyor. Uyuşturucudan aynı etkiyi alabilmek için dozaj artırmanın gerekmesi gibi... iki kadınla birden, erkekle, dayak yiyerek...
    Kız kardeşinin kollarındaki kesikler de benzer birşey sanki. Bu davranışlar (en kaba şekilde tanımlayacak olursak) yaşadığını, var olduğunu hissetmek için bedenini kesmek şeklinde açıklanır... brandon’un kendini dövdürmesi de böyle birşey belki... tensel, insani bir temas arayışı...
    Ama işte bütün bunlar çok önemli toplumsal meselelre de bağlanıyor ister istemez. En kaba şekliyle şöyle bir toplum tanımlıyor sanki... devamı birazdan ☺

    YanıtlaSil
  18. Fight Club'a kadar geldin :) Ama ben daha çok American Psycho ile bağının kurulmasını isterim... Zevk, haz, narsisizm bağlamında...

    YanıtlaSil
  19. New york, medeniyet, ikiz kuleler, ikiz kulelerin tepesindeki pencereler, terör... arasındaki bağlantıları kurduğumuzda, dünyanın tepesine çıkmış (o zamana kadar tanımlandığı ve idealize edildiği biçimiyle medeniyette en ileri seviyeye ulaşmış) bir toplumun nasıl kendini soyutladığını, yalnızlaştığını ve ikiyüzlülüeştiğini görüyoruz aslında. kendini özgürlükler ülkesi olarak tanımlayan ve demir duvarları yıkmakla böbürlenen bir kültürün kendini cam duvarlar arkasına kapamış olduğunu (yani yokmuş gibi yaptığı, inkar ettiği duvarlar...), bu duvarların arkasında tüm ‘öteki’lerle ilişkilerinin nasıl koptuğunu, nasıl paranoyaklaştığını, temasın (diplomatik temas) nasıl ötekini ‘sikmek’ (bombalamak?) haline geldiğini görüyoruz. (Burada tabii bu eylemin ne kadar ‘erkek’ birşey olduğunu da unutmamak gerek.)
    Cinsellik beraberinde etik tartışmaları da getiriyor dolayısıyla ister istemez. Belki erotik ile pornografik arasındaki ayrıma da değinilebilir hatta bu noktada. Erotizm (burada Levinas’dan faydalanacağım biraz) ötekinin fraklılığından/başkalığından haz almakla ilgili birşey. Ötekini eşin (eşitin) olarak kabul edip ‘aynı’ olmasını talep etmemekle ilgili birşey. Oysa, pornografi (her zaman olmasa da çoğu zaman) ‘sikmek’le ilgili birşey. Bu eylemin küfür olarak da kullanılıyor olması düşünülünce, bu doğrudan öteki üzerinde bir iktidar kurma çabasını/güç gösterisini beraberinde getiriyor. Birinin ötekine yaptığı, bir ‘öznesi’ ve bir de ‘nesnesi’ olan bir durum, dolayısıyla bir tarafı etken diğerini edilgen/taabi kılan bir eylem. Ve aslında hazla da bir ilgisi yok. Bir haz alınıyorsa o iktidarın hazzı olabilir ancak. Yani aslında ötekiyle bir bağ kurulmuyor, tam tersine olası bir yakınlık/bağ imkansız hale getiriliyor. Kendini ötekinden ayrıştırmakla, ondan üstün görmekle ilgili bir eylem bu. Oysa, ‘sevişmek’ dediğimizde işteş bir eylemden bahsediyoruz, iki özneli, kimsenin nesneleştirilmediği bir durumdan... sevişmek (kısa süreliğine de olsa) egoyu yok eden birşey (yaşam dürtüsüyle ölüm dürtüsü arasındaki o ince çizgi), oysa sikmek egoyu şişirdikçe şişiren birşey. Ve fakat sonra biri gelip de etrafınızdaki koruyucu duvarları yıktığında – bu evinize gelip sevgi talep eden bir kız kardeş de olabilir, dünyanın tepesine inşaa ettiğiniz pencereleri kıran bir uçak da olabilir – çok büyük bir patlamaya ve krize neden olacaktır...

    YanıtlaSil
  20. american psycho bağı çok bariz zaten ve oradan bakınca da filme haksızlık yapmak çok mümkün oluyor, 'e bunlar çoktan anlatıldı zaten' şeklinde... belki neyi farklı yaptığı tartışılabilir o nedenle...

    YanıtlaSil
  21. Brandon için her erkek alt edilmesi gereken bir rakip, her kadın fethedilmesi yani sikilmesi gereken bir nesne.brandon tamamıyla yalnız, sadece sevgilisi yok değil, arkadaşı da yok. ne erkek ne de kadın. brandon bunu seçmiş değil, brandon başka türlü olamıyor. ve brandon tamamen ölmüş bir ruh da değil, her şeye rağmen. utanıyor bu halinden. fark ediyor boşluğunu, değersizliğini. kız kardeşi ne sikebildiği ne de sevebildiği biri. kızkardeşin de sınırları ihlal eden, sürekli ensest ilişkiyi zorlayan, kendini dayatan muhtaç hali de dikkate alınmalı. Nasıl bir işlevsiz ailede yetişmislerse (kötü bir yerden geliyoruz, kötü insanlar değiliz)ödipal karmaşaları çözülememiş bireyler ikisi de. kızkardeş de her erkekte bir baba figürü arıyor, hemen ona yamanmaya çalışıyor. abinin patronu böyle biri, bir one-night stand olduğunu algılayamıyor. brandon'un özellikle başkalarının kadınlarına ilgi duyduğu da belki söylenebilir. ilk olarak patronunun tavlamak istediği kadını düzüyor. barda sevgilisi olan bir kadınla parmak seksi yapıyor. zenci kadın da bir anlamda patronun kadınlarından biri ve boşanmış değil, hala evli biri. ayrılmış olsa da.
    brandon için erkekler babayı, kadınlar anneyi temsil ediyor denilebilir.

    YanıtlaSil
  22. fakat brandon'ın kadınlar üzerindeki etkisi abartılı değil mi? sanki bir kadın kullanım klavuzuna sahip ve her zaman istediği etkiyi elde ediyor. beş dakikalık bir "fırsatta" bile sevgilisiyle bara gelmiş bir kadının vajinasına parmağını sokuyor.
    belki de hangi kadını seçeceğini çok iyi biliyor...

    YanıtlaSil
  23. brandon da kızkardeşi de sevilmek istiyorlar, görülmek istiyorlar. kızkardeş kendisini kesiyor, brandon pencere önlerinde sikişiyor. ilgi ve sevgi için

    YanıtlaSil
  24. işin ilginç yanı, böyle bir adamı anlatmasına rağmen, tek bir sahnede dahi mizojeninin varlığını hissetmedim. hatta aklıma bile gelmedi diyebilirim, ki genelde ideolojik olarak bir filmin tarafını ne kadar tutarsam tutayım, acaba benim bakışımda mı bir eksiklik var diyerek, yine de konuya ahlaki bakmaya çalışırım. bu filmde tek düşündüğüm, bu utancın, bu sevgi eksikliğinin, bu birbirine bakamamanın neden kaynaklandığıydı. filmin, bir yandan son derece uç bir vakayı ele alıp, bir yandan da bunu nasıl başarması çok ilginç. hiçbir şekilde davranışlarından dolayı bir karakteri yargılama, birini diğerine tercih etme vs. gibi yerlere sürüklemiyor seyirciyi. bayağı bir bütün olarak bir duygu haline adanmış bu film. arzu-şehvet-ölüm-geçicilik-görme-görülme ekseni o kadar güçlü ki, günümüzün yaşam stili temelli sabun köpüğü siyaseten doğruculuğundan insanı bir anda alıp başka bir yerlere, yine ahlaki ve ideolojik bir yerlere ama malumatfuruştan tümüyle uzak bir yerlere götürüyor. brandon'ın şeytan tüyüne gelince, o daha çok michael fassbender'e ait olsa gerek :)

    YanıtlaSil
  25. bi de şu aklıma geldi, yüzlerce film izliyoruz ama hiçbirinde çıplak olmanın, çıplak görünmenin, çıplak kalmanın, evde çıplak dolaşmanın vs. anlamı üzerine düşünmüyoruz. hep sahnede meydana gelen bir olayın parçası olarak var, çıplaklık. soyundular, sevişecekler ya da soyundu uyuyacak vs. diye düşünüyoruz otomatik olarak. anaakım realist sinema dili (olayları takip eden, sürekliliğe tabi kurgu biçimi, reha erdem'in dekupaj dediği şey), olayı merkeze koyarken, seyirciyi olayı takip etmeye şartlarken anlamı temizliyor, yok ediyor (bazin yıllarca bu tehlikeyi anlattı, ama şimdi onun kötü realizm olarak gördüğü bu mantık sinemaya hakim ne yazık ki). shame'de ise, çıplaklık anlamı değiştiren, yönlendiren bir şeye dönüştürülüyor. gündelik-sıradan hayat içinde bedenin hallerinin ne denli büyük bir anlam taşıdığını neredeyse unutmuşuz (karakterler arası olaylara tabi filmler izlemekten) ve shame tekrardan bunu kazandırıyor sinemaya. işte american psycho'dan farkının da bu olduğunu söylenebilirim.

    YanıtlaSil
  26. Gözde'nin dediği gibi McQueen baya bedensel sinema yapıyor. Hunger'da da öyleydi. Zaten filmin benzer konuyu ele alanların yanında daha vurucu kalmasının nedeni bu beden faktörünü gerçekten dürüstçe işin içine katması. American Psycho hatta Fight Club, ve NY yuppie'lerini ele alan bir sürü filmin yapamadığını burada Brandon'ı ete kemiğe büründürerek yapıyor McQueen. O yüzden film Brandon'ın gerçekten zihnine girebiliyor. Diğer filmlerde bu karakterler hep bir politik söylemin aracı olarak kullanılır ve ahlaki bir yargıyla ele alınırlar. McQueen'in burada yaptığı gerçekten efsane o yüzden, Brandon'ı her türlü çelişkisiyle, bedeniyle, bakışıyla, acısıyla, kanıyla, nefesiyle ele alıyor. Suçlanacak bir psikopat, ezen bir üst sınıf mensubu ya da işlevsiz ailenin sorunlu çocuğu gibi diğer filmlerde kaçamak motivasyon olarak kullanılan her türlü klişeden kaçmış yönetmen, ki Brandon biraz biraz bu dediklerimden bir parça taşısa da. Benzer filmlerin üstten bakan politik söyleminin yanında Utanç'ın durduğu yer olabilecek en etkili noktada bu yüzden. Gerçekten bir insan anatomisi çıkarıyor ortaya. Gerçek hümanist bakış açısı bu olsa gerek. Dediğin gibi bedenin her türlü halinin kullanılması bunun en büyük etkeni.

    YanıtlaSil
  27. Brandon ile bana en çok dokunan kısım, gerçekte ne istediğini bilmemesi oldu. Film boyunca pek çok farklı seks deneyimini görüyoruz ama hiçbiri tekrar eden deneyimler değil. Yani Brandon'ın bu sekslerden aslında hangisinden hoşlanıp hoşlanmadığını bilmiyoruz. Brandon bir otelin camında bir çifti seks yaparken görüyor ve doğrudan aynı otelde, aynı şekilde seks yapmaya çalışıyor. Seksle ilgili gelen arzusu sanki içsel değil, daha çok merak gibi. Gaybar ve grup seks sahnelerini de ben benzer şekilde algıladım. Ne istediği, neden heyecanlandığı ile ilgili hiçbir fikri yok. Brandon'ın kendi zevkleri ile ilgili kararsızlığı lokanta sahnesinde kendini belli ediyor. Ne yemek istediğine ya da hangi şarabı içeceklerine karar veremiyor. Bana yiyeceği, içeceği şeylere karşı gösterdiği o kayıtsız tavırla, partnelerinin çeşitliliğine göre gösterdiği kayıtsızlıkta bir benzerlik var gibi geldi.

    YanıtlaSil
  28. Çok güzel bir siteniz var, hazırlayanların ellerine sağlık. Benim internette dolaşırken bulduğum http://www.tabloal.com diye bir site var, sizlerle paylaşmak istedim :)

    YanıtlaSil
  29. aradığım blogu buldum! ben de buradayım artık :)

    YanıtlaSil
  30. milliyet sanat'ın şubat sayısına utançı yazdım

    YanıtlaSil
  31. 90'lar bu türden erotik filmlerle dolu. shame çok yeni bir şeyi çok farklı bir biçimde söylemiyor. kötü mü? hayır. ama abartıldığı kadar da iyi değil.

    YanıtlaSil
  32. kısaca her ne kadar görünüşte tensel qibi dursada tinsel distopik 1 film ...

    YanıtlaSil
  33. "Shame/Utanç" Steve McQueen'in ilk filminden de tanışık olduğumuz stilize sahnelerle başlıyor. Çırılçıplak girdiği yataktan çıkan Michael Fassbender görüntüsünün üzerine filmin ismi düşüyor.

    McQueen'in evde kamerasını sabitlediği noktanın odağı Brandon’ın devasa penisi. Odasından mutfağa, salondan tuvalete çırılçıplak yürüdükçe başlarda belli olmayan penis ortaya çıkıyor. Yönetmenin en baştan görmemizi istediği şey; açılış sekansının son sahnesinde, erkekte gençliğin ve kuvvetin sembolü olan tazyikli işeme ile tamamlanıyor. Penis, iktidarını ilan ediyor.

    Brandon’ın başı cinsel organıyla dertte. Kim bilir, belki de mutlu. Kesin olan tek şey yaşamının penisiyle ilgili olduğu. Yatağında porno izliyor, kalkıp banyoda mastürbasyon yapıyor, iş yerinde bilgisayarına erotik filmler indiriyor, akşam yemeğini internetten canlı şovlar izleyerek yiyor, seks işçileri evinden çıkmıyor. Kimse Brandon’ın yaşamındaki boşlukları doldurmak için kendini sekse verdiği şeklinde basmakalıp hülyalar sayıklamasın. Brandon’ın hayatını hormonları şekillendiriyor. Ergenlik çağında elini cinsel organından, gözünü hoşlandığı cinsten ayırmamasının sebebi büyüdükçe azalıp rahat bırakmamış onu. Hormonlarının ve genlerinin yarattığı cinsel organ, onun verdiği iktidar ve birlikte gelen gücün hazzı etrafında dönüyor yaşamı.

    Nispeten küçük bir yerden gelip New York'ta kendine yer bulmuş Brandon. Güzel bir dairesi ve işi var. Yaşamında ondan güçlü duran tek erkek patronu. David’i işte yenemeyeceğinden onunla iyi bildiği sahada çarpışıyor. Birlikte bara gidiyorlar. Patronu doğal olarak kariyeri daha yüksek, bunun getirisi olarak da daha zengin olmasına rağmen bir kadını tavlayamadığında Brandon devreye giriyor. Üstünlük sağlamak için tam da onun beğendiği kadınla seks yapıyor. Böylece hayatında kendinden güçlü gördüğü tek erkeği de bilincinde nakavt ediyor.

    Bir de genetik olarak en az onun kadar şanslı kız kardeşi var. Sissy. O da güzel vücudunun farkında, o da cinselliğin tadını almış bırakamıyor. Şehirden şehre geziyor. Brandon gibi düzenli bir işi, geliri yok. Başı sıkışınca abisine koşuyor. Yardım istiyor. Aslında bir baltaya sap olma derdinde değil. Bir sonraki erkeğe kadar bekleyecek istasyon olarak kullanıyor abisini. Brandon da farkında. Gelmesini de istemiyor kalmasını da. Ama çaresi yok. Kanepeyi ona veriyor. Banyoda karşılaştıkları bir sahne var. Birbirlerinin mükemmel vücutlarına baktıkları. Birçok eleştiride bu sahne Brandon’un Sissy’ye duyduğu cinsel arzunun seyirciye aktarılma anı olarak yorumlanmış. Bence tek yaptıkları birbirlerinde kendilerine bakmak oluyor.

    YanıtlaSil
  34. Sissy’nin Brandon’ın patronuyla yattığı gece Brandon’ın ne yapacağını şaşırdığını, çıldırdığını gözlüyoruz. Bazı sinema yazarlarınca yine "kardeşine duyduğu ilgiden" kaynaklanan bu durumun bence tek açıklaması var: Patronuna yenilmesi, hem de kendi kalesinde. Brandon’ın istediği gece kulübüne giremediği bir sahne var sonra. İstediği istediği anda olmadı diye ne yapacağını şaşırıyor. İktidarını ispat etmek, yeniden güçlü hissetmek için o kadar aceleci davranıyor ki karşı kaldırımdan kendisine bakan erkeğin girdiği gay bara dalıp, kendisinden iri adamı iktidarıyla tanıştırıyor. Bu şekilde dizginliyor hırsını. Bu bölümler yerli ve yabancı basında homofobik olmakla suçlandı. Brandon’un gay bara son çare olarak gittiği, düşüşün en dibinin eşcinsel ilişki olarak gösterildiği yazıldı. Oysa akışı tekrar gözden geçirince Brandon’un tek motivasyonunun yenilgiyle başa çıkamamanın getirdiği öfke olduğu görülebilir. O an karşısına o fırsat çıkmasaydı en yakın acile gidip sakinleştirici de yaptırabilirdi.
    Yine bazı film okumalarında siyahi iş arkadaşı ile otele gittiği sahnede Brandon’ın ereksiyon problemi yaşaması ırkçılığına bağlanmış. Romantik yazarların Brandon’ı hem kurban hem de şeytan gösterme çabaları kanımca burada da yersiz. Az çok hoşlandığı bir kadınla planlı ve romantik bir seks, Brandon’ın penisi için sıkıcı. Dolayısıyla da oyuna katılmıyor. Brandon için seksin amacı partnere zevk vermekten çok üstünlük sağlamak üzerine kurulu olduğundan duygusal cinsel birleşmeyi başaramıyor.

    “Utanç” filminin 10.Filmekimi’nde 14 Ekim 2011 Cuma gece yarısı yapılan sürpriz gösterimi sonrası ülkemizdeki sinema yazarları hayranlıklarını sunma yarışına girdiler. Brandon’un seks bağımlılığı yüzünden değil; büyük şehir insanı olduğu için, başardığı için utandığını söyleyenler oldu. Yaşadıklarının sisteme karşı içgüdüsel bir direnç olduğu tezi ortaya atıldı. Brandon için erkeklerin babayı, kadınların anneyi temsil ettiği söylendi. Sineğin yağını çıkarma çabasıyla, karşısındakinin yıllardır beklediği büyük eser olduğuna inanıp, gay karakter üstünkörü geçildi diye darılarak filmi homofobik olmakla suçlayanlar bile oldu. 6,5 milyon dolar bütçeli, popüler filmlerin 3000 küsur salonda gösterime girdiği Amerika’da 10 salonla başlayıp maksimum 95 salon gören bağımsız sayılabilecek bir film bu. İşlerin Steve McQueen’in tam kontrolünde ilerlediğini söylemek mümkünken insan sırtına spermle filmin isminin yazıldığı afişi ya da seks kokan gazete ilanlarını nasıl açıklayacağız peki?

    “Utanç”ın Steve McQueen’in muhteşem rejisi ve Michael Fassbender’in bir kast başarısı olması dışında abartılacak tarafı yok. Yönetmenin “Açlık”taki gibi Fassbender’in bedenini her anlamda çok iyi kullandığı film bütün meziyetlerine rağmen temelde erkek gözünden, sert ve karanlık bir “Sex and the City” öyküsü anlatmanın ötesine geçemiyor. Anlam yükleme çabalarını taşıyacak kadar güçlü ya da özgün değil.

    YanıtlaSil
  35. Blogunuz çok güzel. Kış Bahçesi olarak tüm paylaşımlarınıza teşekkür ederiz.

    YanıtlaSil
  36. geceyarısı kovboyu'nu izlemek için ölüp ölüp dirildim ama hiçbir yerde bulamıyorum.. bi öneriniz var mı? adı geçince bi kez daha vicdan azabı duydum..

    YanıtlaSil