12 Ekim 2011 Çarşamba

TRIER’DEN YİNE DEPRESYON MANZARALARI

Ağır bir depresyon sürecinden geçen ve o dönemin bir dışavurumu olarak Deccal’i (Antichrist) çektiğini söyleyen Lars Von Trier, iç dünyasındaki bulanıklığı Melancholia filminde seyircisiyle paylaşmaya devam ediyor. İki kızkardeş olan Justine ve Claire’in arızalı ilişkisi üzerine odaklanan film karakterlerin adlarını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Filmin ilk yarısınnda Justine’in, ablası Claire ve kocası John’un “şato”sunda gerçekleşen düğününü izliyoruz. Mutlu bir çift ve aile tablosu görüntüsü veren kalabalık,öykü ilerledikçe bir Trier filminden beklediğimiz gibi arızalar vermeye başlıyor. Patavatsız bir anne, sorumsuz bir baba, işkolik ve paragöz bir enişte, kontrol delisi bir abla ve hırslı patronunun arasında Justine’in yavaş yavaş mutluluktan depresyona doğru değişen ruh haline tanık oluyoruz. Trier, Justine’in değişen bu ruh halinin o esnada dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia gezegeniyle bir ilişkisi olduğuna dair birkaç ipucu veriyor. İkinci bölümde ise hastalığı iyice ilerleyen Justine’in ablasının evine dönüyor ve koskocaman şatonun içinde Claire, John ve yeğeniyle beraber Melancholia’nın dünyaya yaklaşmasını beklemeye başlıyor.

Trier, ikinci bölümü tamamen Melancholia adlı gezegenin dünyaya çarpıp çarpmayacağı bilinmezliği üzerine kuruyor. Bu kozmik bilinmezliği karakterler arasındaki didişmeyle ilişkilendirerek mikro ve makro düzeyde ilerleyen iki paralel öyküden farklı iki gerilim öğesi yaratmış oluyor. Sonuç olarak filmin bittiği noktada bütün bu “gezegenlerin çarpışması” alegorisi gerçekten “Melankolinin dünyaya çarpması; mutsuzluğun, depresyonun dünyaya sinmesi”ne kadar lafı getiren oldukça çiğ bir benzetmeden öteye gidemiyor. Durmadan Melancholia çarpacak mı çarpmayacak mı diye gerilirken, bir şekilde ruhani bir aydınlanma yaşayan Justine, gezegenin çarpacağını ve dünya üzerindeki bu korkunç yaşamın sona ereceğini, o yüzden üzülecek bir şey olmadığını sayıklayıp duruyor. Trier aslında bir yandan “dünyada çok fazla acı, mutsuzluk ve korkunçluk var o yüzden hepimiz ölüp gitsek herkes kurtulmuş olur zaten bizi bizden başka umursayan da yok” diyor. Yönetmen kendi mutsuz dünyasını oldukça gösterişçi bir şekilde fakat amatör bir hikaye anlatıcısının yapacağı kadar klişe metaforlarla tasvir ederek, heybetli bir çiğlikle bunu peliküle aktarıyor. Bir de üstüne üstlük bütün bu dünyadaki mutsuzluğu kapitalizme laf edermiş gibi yaparak, reklam dünyasını ve onun yaptıklarını topa tutarak, aristokrasiyi “halktan kopuk insan topluluğu” olarak tanımlayarak(bütün film boyunca gezegen dünyaya yaklaşırken hiçbir şekilde şatonun dışında neler olup bittiğine dair bir fikrimiz olmuyor) Trier gerçekten olabilecek en sığ sularda yüzmeyi başarıyor. Daha da üzücü olan ise kendisinin hayata dair kaybettiği umudu izleyicisinde yansıtmak istemesi, seyircisine eylemsizliğin ne kadar da şahane bir şey olduğuna dair de bir hissiyat geçirmesi. Claire bir şekilde yaklaşan tehlike karşısında hayatını kurtarabilmek için çırpınırken, Justine hiçbir şey yapmıyor. Zaten Claire’in çabası boşuna çünkü “melankoli” her şeyi sonuçta ele geçirecek. Son kertede Trier “zaten hepimiz ölüp gideceğiz, bu mutsuz dünyada niye bir şey için çaba sarf edelim ki?”ye kadar lafı getiren, sinemasal olarak nereden tutsan elinde kalan, bir erken dönem ergenlik filmine imza atmış oluyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder