14 Ekim 2011 Cuma

İKİ AÇIDAN SNOWTOWN: SES ve İMGE



SES

Snowtown, 1992-1999 yılları arasında, pedofil ve homoseksüelleri toplumdan temizlemeyi amaç edinen John Justin Bunting’in liderliğinde, güney Avustralya’nın Snowtown kasabasında işlenen cinayetlerden hareketle çekilmiş bir film. İlk oyunculuk deneyiminde oldukça iyi bir iş çıkardığı söylenebilecek Lucas Pittaway’in (fazlasıyla Heath Ledger’ı andırıyor) canlandırdığı Jamie Vlassakis’in dilinden anlatılan etkileyici bir rüya tasviri ve bir aracın camından çekilmiş izlenimi veren görüntülerle açılıyor film. Bu rüyada bahsi geçen, koltukta oturan bir adamın kesilmiş boynunda acı içinde havlayan köpeğin sesi, tekdüze ve endüstriyel bir ritim niteliği kazanarak tüm film boyunca bize eşlik ediyor. Klasik anlatım kuralları açısından bakıldığında, filmin başında duyduğumuz bir iç sesin, seyirciyi yalnız bırakıp bir daha işitilmemesi ciddi bir hata olarak bile görülebilir. Ancak sanırım yönetmen Justin Kurzel’in amaçladığı da bu tür bir “yalnız bırakma”: Jamie, çevresinde olup bitenlere dayanamadığını hissettiğimiz, yüzünde vicdana benzer bir şeyler yakalayabildiğimiz tek karakter. Yönetmen Kurzel, filmin dilini onun yalnızlığı üzerine inşa ediyor. Tüm ses kuşağına yayılan, biteviye kendini hissettiren, duyuran, asla dinmeyen ve filmin son sahnesinde ayyuka çıkarak baştaki rüya sekansı ve otoyol imgeleriyle ilişkilenen ‘tak tak’ sesleri, Jamie’nin parçası olduğu kıyım karşısındaki, ‘eli kolu bağlılığını’, hareketsizliğini, çaresizliğini dile getiriyor. Böylelikle Kurzel, baştaki rüya anlatısı ve iç sesle, tüm filmi Jamie’nin hikâyesine dönüştürüyor: ‘Bu sesler dinsin artık’ diye yalvaran bir gencin hikâyesi bu. Seslerin dinmemesi, aksine giderek yükselip bütün bilinci kaplaması ‘kötülüğün kanıksandığı’ noktaya işaret ediyor: Kapının üzerimize kapandığı final sahnesi bu. O son noktada, artık Jamie’nin yüzünde vicdan ya da merhamet bile göremiyoruz. Tam bir kabullenme hali var. Belli ki, artık ‘iyilik’ denen şeyle, vicdanla, merhametle ilişkisi de kesilmiş; tek isteği o acı çeken köpeğin susması, ama artık niye susmasını istediğini de bilmiyor. Snowtown, Jamie’nin rüyasıyla başlıyor ve bilincinin bütünüyle o rüyadaki hale büründüğü, ahlakla, kültürle, toplumla bağları kesilmiş, tek ve mutlak (bütün bir ömre yayılabilecek denli kuvvetli) bir ‘yeter artık dinsin bu sesler’e dönüştüğü noktada sona eriyor.


İMGE

Kurzel’in baştaki rüyayı temel alarak kurduğu ‘ses tasarımı’ ve bu yolla, tüm pelikülü Jamie’nin zihnini mesken tutan bir bilinç yolculuğuna çevirmesi takdire şayan. Gündelik ritüelleri ve deyim yerindeyse ‘günlerin köpüğünü’ uzun uzadıya kapsayan (yemek yeme, hayvanlarla kurulan ilişki, masa sohbetleri vs.) natüralist ya da gerçekçi olarak nitelenebilecek anlatım da ‘kötülüğün bayağılığını’, dünyeviliğini göstermek, kötülük denen şeyi metafizik bir şey olmaktan çıkarıp dünyaya indirmek, fizikselleştirmek için kullanışlı bir araç. John Bunting’in çevresindeki insanları kendine benzetmeye çalışan (“vur şu köpeği”), benzetemeyince de yok etmeye yönelen bakışları, evet belki ancak böyle bir estetikte kendine yer bulabilirdi.
Yine de Snowtown’ın, yaşanan vahşete dair yaratmaya çalıştığı ‘gerçeklik’ etkisinin, oldukça sinir bozucu bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Tam olarak ifade edemediğim, ama seyirciye içten içe “bakın bunlar yaşandı, ne kadar dehşet verici değil mi” demeye çalışan, seyirciyi bu dehşetin ‘gerçekten yaşanmış oluşuyla’ etkilemeye, tavlamaya, tedirgin etmeye çalışan bir estetik bu. Reality şovlardan ya da işkence pornosu olarak adlandırılan korku filmlerinden bir parça taşıyan ve son kertede filmin felsefi duruşu ne olursa olsun kötülüğü bayağılaştırmak bir yana, ‘orada, o banyoda vs.’ yaşandığına dair bir hisle kötülüğü kutsayan, egzotikleştiren, etrafını yaşanmışlığın halesiyle (seyirci üzerindeki o pornografik etkisiyle) çevreleyen ve böylelikle ona tanımlanamaz bir içerik katan bir estetik. Filmin bize anlatmaya çalıştığı şey ne olursa olsun, bu estetik büyüleme çabasından dolayı, John Bunting’e alelade bir Neo-nazi olarak bakamıyoruz. Sanki ona ve davranışlarına sürekli bir korku efekti, bir “uuuuu” sesi eşlik ediyor ve “bakın dünya tarihindeki en dehşet verici seri cinayetleri gösteriyoruz size” duygusu filmi ele geçiriyor. Şunu söylemek gerek, bu estetik, filmin yaratıcılarının amacı, sanatsal emelleri, bağımsız duruşları vs. ne tür bir yapıya sahip olursa olsun ‘ticari’ bir estetiktir. Ticaridir çünkü kurmacalığını bilmez, ‘bakın bunlar yaşandı’dan medet umar, Blair Witch efektine bel bağlar ve ‘gerçeklik etkisi’ yaratarak seyirciyi tavlamayı ‘gerçeğin’ önüne koyar. Kurmacanın dile getirdiği, dile getirebileceği düşünsel içerik, bu hissin arkasında kalır, unutulur gider.
Kötülüğe bu kadar ‘gerçekçi spot ışığı’ tutarsanız, onu aydınlatmaktan, bayağılığına ışık tutmaktan ziyade, onu daha da ‘anlaşılmaz’, ‘erişilmez’ bir şeye çevirirsiniz; kötücül bir cazibe kazandırırsınız ona. Oysa bir Neo-nazinin davranışları ve eylemleri hiç de anlaşılmaz değildir, aksine her açıdan basit ve özelliksizdir ve onları akıl almazlıktan arındırıp ait oldukları yere (dünyeviliğe) göndermenin tek yolu da, ardındaki “bu bir gerçek hikâye” mitine sırt çevirmek, günümüzün bu ticari estetiğinden mümkün mertebe uzak durmaktır. ‘Gerçeği’ ancak, “bu bir kurmacadır ve her kurmaca ‘gerçek’ dediğimiz o büyük ve ele avuca gelmez şeyden bir parça taşır,” diyerek anlatabilirsiniz; aksi halde yaptığınız şey, amacınızdan bağımsız olarak, sahte/yaratılmış bir gerçekliği, ona sahicilik katan sinematik araçlarla pazarlamaya denk düşebilir.        

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder