13 Ekim 2011 Perşembe

ARTİST


Sessiz sinema döneminden bir filmin sessiz sinema estetiğine sadık kalınarak yapılmış bir uyarlaması günümüz film piyasasında elbette ki yerini bulur. Bir tür deneyim tüccarlığı yaparak işleyen günümüz sinema endüstrisi için yeni bir cin fikir işte. 19. yüzyılın sonlarında, 20. yüzyılın başlarında sinema salonlarını doldurmuş binlerce insan nasıl hissediyorduysa siz de onlarınkine benzer bir deneyim yaşayacaksınız işte, daha ne olsun. Nostalji, sessiz film fetişi vesaire vesaire. Artist’in açılış sekansındaki film içinde film, sinema salonu içinde sinema salonu, sessizlik içinde sessizlik numaraları filmin fikrinden kaynaklı büyüyü bir süre daha sürdürmeyi başarıyor doğrusu. Ne var ki, film az daha ilerleyip de ‘ilk büyülenme hali’ de geride kalınca, cazip fikrini destekleyecek pek de bir şey sunmuyor Artist bize. Film boyunca Jean Dujardin’ın sessiz film oyuncularını ne kadar başarıyla taklit ettiğini, yönetmen Hazanavicius’un nasıl bir ustalıkla o dönemin estetiğini yeniden yarattığını falan takdir etmek mümkün tabii. Ama şu soru da insanın yakasını bir türlü bırakmıyor: O dönemin anaakım aşk öykülerinden birinin izleğini tamamıyla yeniden üreten, güldürüsüyle, dansıyla, ritmiyle, her şeyiyle basmakalıp bir sessiz filmi neden izleyeyim? Neden şimdi, neden burada? Buradan ve şu andan sessiz film dönemine doğru bakmaya dair neredeyse hiçbir numara barındırmayan Artist’in verebileceği tat, Jean Dujardin ile Bérénice Bejo’nun öforik dans figürleri ya da Dujardin’ın sadık köpeğinin ölü numaralarıyla sınırlı kalıyor ne yazık ki. Guy Maddin’in sessiz sinema estetiğini alıp da bambaşka bir duygu/atmosfer peyda ettiği bir filmi mi tercih edersiniz, yoksa Hazanavicius gibi bir zanaatkârın özene bözene taklit ettiği klasik bir sessiz dönem filmini mi, diye sormamak mümkün mü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder