31 Aralık 2010 Cuma

ÇAKAL ve MASUMİYET


Çakal’ın yaratıcılarını birkaç konuda tebrik etmek gerek: 1- Abartısız, dozunda müzik ve efekt kullanımı için, yeni mafya/arka sokak filmlerinden pek rastlanmayan bir özellik. Özellikle Akın’ın ilk işinde tabancayla arabadan çıktığı sahnedeki müzik çok iyiydi. Ses ve kamera da layıkıyla kullanılmış. 2- Filmde bazı çok iyi sahneler var, mesela Akın’ın bir barda arkadaşlarına hava atmaya çalıştığı sahne çok iyi çekilmiş, oyunculuk oldukça iyi; yaşadığı hayal kırıklığı çok ince, abartıya kaçmadan verilmiş. Bu gibi sahnelerde aslında film kendini aşarak Akın’ın ruh halini derinden hissettiriyor: Deneyimlediği olayların sahiden yaşandığını kendine kanıtlayamayacak bir ‘gerçeklik kaybı’ içinde karakter. Arkadaşlarına hava atmaya çalışıp onları da söz konusu şeyleri yaşadığına ikna edemeyince ‘yalnızlığı’ tümden artıyor. Gerçeklikle ilişkisi kesiliyor. Ya da hayatla diyelim. Bu tür sahneler daha fazla olsaymış, film, Scorsese/Tarantino arası bir geleneğin yerelleştirilmeye çalışılmış bir versiyonu olmaktan çıkıp Demirkubuz ayarında bir ahlak-bireysel yıkım damarı yakalayabilirmiş. 3- İç sesin tonu iyi ayarlanmış, daha doğrusu iç ses ‘iyi okunmuş’. Bazı yerlerde içinde bulunulan durumun gereksiz bir tekrarına dönüşse de iç sesi doğal düşünce akışı olarak ikna edici kılmak, bizim film noir-vari filmlerimizde pek yapılabilen bir şey değildir. 4- Filmin ucu açık finali çok iyi. “Mafya babalarını niye vurmuyorlar ki, bir saniyelik bir cesaret gelemez mi bu ayak takımına, bu kadar mı korkuyorlar bu adamlardan?” diye düşünür mafya filmlerinin seyircisi. Onu bu konuda ikna etmek kolay değildir. Ve en azından böyle bir “ihtimal”in, küçük bir ihtimal de olsa varlığını hissettirmek filmin gerilimini artırır, diğer türlü mafya babaları “asla yenilemez” görünerek hikayeyi düzleştirirler. Bir anlık bir delirme anında “yenilebilecekleri”ne dair bir his uyanmalıdır. Gerçekçi mafya filmlerinin ustası Nicolas Winding Refn bu işi çok iyi yapar Pusher serisinde. Babalar hepten alt edilemez olmamalıdır, daha çok alt edilemezliğin eşiğinde durmalıdırlar. Çakal, bu hissi vermekte başarılı. ‘Baba’ mevzusunu çok da abartmıyor. Ama ne yazık ki söz konusu cesareti gösteren karakter, bunu yapabileceğine bizi ikna edecek kadar derinleştirilmemiş bir karakter. Yine de hayatta kalmak/kalmamak arasındaki çizgiyi belirleyecek bir tanrısallığa ulaştığını düşünen karakterlerin ‘yok oluşu’, ana karakterin “hayata devam edişi” (ki orada da soru işareti var) etkileyici. Akın’ın “yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum?” ruh halini ve filmin bu konudaki tematik boyutunu destekleyen iyi düşünülmüş bir final.

Çakal iki noktada güç kaybediyor: Öncelikle, yan karakterleri detaylı çizmesine ve ait oldukları mekanları canlı kılmakta özen göstermesine rağmen, film çok tipik bir yoldan çıkma izleğine sahip olduğu için, karakterinin hikayesini yeterince ‘kendine özgü’ kılamıyor. Bu izleğe biraz daha kıvrım/engebe gerekiyor. Akın’ın babasıyla ve ustasıyla ilişkisi bunu sağlamakta yetersiz kalıyor. İkinci zayıf nokta da, filmin karakterdeki ‘kötülük yapma’ yetisine seyirciyi inandıramaması. İnandıramıyor çünkü bizim kenar mahalle/mafya filmlerimizin asla kurtulamadığı bir aylaklığa maalesef Çakal’da yakalanıyor. “Her şeye rağmen o masum” ağlaklığı. Karakteri, her daim karanlık bir dünyada iyiliğin temsili olarak görmemizi buyuran, bu durumu sürekli kafamıza çarpan, hatırlatıp duran bir duygu fazlalığı. Çoğunluk’un bu denli taze görülmesindeki nedenlerin başında bu tuzağa düşmemesi geliyordu. Çoğunluk, masumiyet denen şeyi, her daim insanın, ‘iyi’ olarak bellenen karakterin içinde varolan, silinmez bir mutlaklık olarak çizmiyordu. Toplum denen şey pekala masumiyeti/vicdanı siler, yok eder. Bizim “karanlık dünya” filmlerimiz her zaman “bu çocuğun bir yerlerinde bir şeyler kalmıştır, bir vicdan duygusu kalmıştır” varsayımıyla hareket ettikleri için hep bir “haklılık” melodramı havasına savrulurlar. Ne yaparsa yapsın, karakter haklıdır, koşullar onu böyle yapmıştır, film asla karakterden bu ‘özel’likten yoksun bırakmaz, hep onu kollar, onun yanında yer alır. Ama asıl korkutucu olan ve gerçeğe asıl yakın duran, vicdan denen şeyin karanlıkta yitebileceğidir. Bu ihtimali canlı tutma cesareti göstermeyen filmler asla topluma dair yeterince karanlık bir şeyler söyleyemezler, her zaman bir yanlarıyla Yeşilçam melodramı geleneğine meylederler.

29 Aralık 2010 Çarşamba

AĞAÇ NE DİYOR?


Ağaç (The Tree) filmiyle ilgili kısaca bir yazasım geldi. Öncelikle, Ocak sayımızının Vizyon Ajanda'sında tam sayfa açtığımız yukarıdaki kare müthiş bir fotoğraf... Ağaç, olağanüstü bir film değil, ama 'metafor' mevzusu üzerine bir şeyler söylüyor. Filmde o devasa ağaç, hikaye içinde bir işleve ya da göreve sahip bir metafor olmaktan çıkıyor. Daha doğrusu, yönetmenin ya da hikayenin yazarının "bakın bu ağaç babayı/aileyi sembolize ediyor" dediği bir motif değil o. Bunun yerine hikayenin karakterlerinin anlamlar atfettiği bir şey, ve o anlamlar olmadan, o anlamlardan muaf olarak aslında tek başına bir 'metafor' değil. Herhangi bir yas ya da melankoli deneyiminde yaşanan da budur belki, bir şeyler onlara birileri belli anlamlar atfettiğinde bir sembole dönüşür, onu nasıl düşünüyorlarsa öyle bir şekle bürünür söz konusu motif. Oysa mesela son dönem korku filmlerinde "onların haricinde" metafor olarak işler ağaç gibi motifler. Sanki karakterlerin yarattığı bir anlam yoktur, filmin dayattığı bir anlamdır bu: Agaç doğaüstü güçleri temsil eder vs. Dışarıdan o dünyaya empoze edilmiş gibidir. Ve bu filmlerin inandırıcı olma çabalarıyla hiç uyuşmaz bu tavır. Ağaç'ta bu böyle değil, bu açıdan bana Baumbach'ın pek sevilmeyen ama benim ilginç bulduğum Margot at the Wedding filmindeki ağaç metaforunu hatırlattı. Orada da 'metafor' dışarıdan dayatılan bir şey değil, içeriden 'yaratılan' bir şeydi. Bu tip metafor kullanımlarına pek de sık rastlamıyoruz, bu durum bence Ağaç'a -her ne kadar tematik açıdan fazla düz olarak görülebilecek bir film olsa da- belli bir değer katıyor.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Hepimiz Bilirkişiyiz, Yıktırmıyoruz!

14 Aralık || 14:30

Kentin sahipleri olarak "Hepimiz Bilirkişiyiz" demiştik. Sözümüzü unutmadık! “Bilirkişi” incelemesinin yapılacağı 14 Aralık Salı günü saat 14:30'dan itibaren hep beraber "mahallinde keşif ve inceleme" yapmak ve bir kez daha "Emek Bizim İstanbul Bizim" demek için kameralarımızla, fotoğraf makinalarımızla Emek Sineması'nın önünde olalım.


Tanığız, görüyoruz, biliyoruz, Emek'i yıktırmıyoruz!

http://emeksinemasi.blogspot.com/