15 Nisan 2010 Perşembe

EMEK BİZİM. İSTANBUL BİZİM. YIKTIRMIYORUZ!


Emek Sineması'nın yıkımını protesto etmek için, 18 Nisan Pazar günü saat 17:00'de Taksim Meydanı'ndan Emek Sineması'na dogru yürünecek. Buluşma yeri: Taksim Meydanı tramvay durağı. Siz de "Emek yaşamalı" diyorsanız Pazar günü meydanda buluşalım...

İlginenler için Mimarlar Odası'nın konu hakkındaki açıklaması:
http://www.mimarist.org/index.cfm?Sayfa=belge&Sub=detail&RecID=684

Bianet haberi:
http://bianet.org/bianet/toplum/121319-emeki-yikacak-sirketin-yetkilisi-yuhalandi

1 Nisan 2010 Perşembe

İstanbul Film Festivali Önerilerim

Önceden izlemiş olduğum filmler arasından tavsiyelerimi aşağıya not düşüyorum. İzlediğim filmler arasında beğendiğim film sayısı bayağı az. Aslında -biletler hızla tükeniyor olsa da- festival sırasında görüp beğendiğimiz filmleri de buraya yazarsak iyi olabilir.

Ana / Mother: Memories of Murder ve The Host'tan tanıdığımız Bong Joon-ho'nun yeni filmi. Ve bir bakıma yönetmenin bu iki filmine dair sevdiğimiz şeyleri bir araya getiren bir film. Memories of Murder'in cinayet soruşturma sürecini alaya alan absürd mizahı ve The Host'un popüler film trüklerini Güney Kore'nin sosyal ikliminde tekrardan yorumlayan tarafi. Bu filmde ikisini de bulmak mümkün. Ana hem nefes kesici bir suç filmi, hem de anne-oğul ilişkisine dair yüz kızartıcı olabilecek, güçlü analizler içeriyor. Başlangıç ve final sekansları özellikle olağanüstü. Ayrıca çok önemli bir erdemi var: Baş karakterlerini aklamak gibi bir niyet taşımıyor hiçbir şekilde. Her iyi suç filmi gibi, sadece suçu işleyenlerle değil, onu mümkün kılan yan aktörler ve koşullarla da ilgileniyor.

Kuzeysiz / Northless: Bratislava'da FIPRESCI ödülü alan bu film, ABD-Meksika sınırını, hayat ve ölüm, umut ve çaresizlik arasındaki sınırı temsil eder bir hale dönüştürüyor. Başlangıçta, belgesel sinemaya öykünen, sınırı yasadışı yollardan geçme çabasındaki insanların hayatını gözlemlemekle yetinen bir film izlenimi veriyor. Ama sonra yavaş yavaş daha mizahi, neredeyse Kaurismaki filmlerini hatırlatan bir yere kayıyor. Hatta çok inceden bir tür masalsı his bile veriyor. Gözlemci tarzdan bu tür bir sinemaya doğru yaptığı geçiş çok ince ve tekdire şayan.

Annemi Öldürdüm / I Killed My Mother: Gencecik bir yönetmen, annesiyle olan aşk-nefret ilişkisinden yol çıkarak, biraz amatör ama son derece yaratıcı ve samimi bir filme imza atmış. Bunu ancak bu yaşta, bu kadar genç bir yönetmen çekebilirdi, diyorsunuz film bitince. Bu açık sözlülüğe, ancak söz konusu durumları bizzat deneyimleyen ve deneyimlerinin her türlü karanlık tarafıyla yüzleşmeye açık biri ulaşabilirdi, dedirtiyor film ve bu çok önemli. Bu samimi 'iliskiler filmi'nde Godardvari bir taraf bile var, ki bu tarz filmlerde pek rastlanan bir şey değil. Yani bir şekilde, aynı zamanda başrolü de üstlenen yönetmenin sinema aracıyla oynadığını, bir şeyler keşfettiğini hissediyorsunuz. Ki bu konuda o kadar basmakalıp filmler yapılıyor ki artık, bu istek ve hevesi görmek bile bana yetiyor. Sonuçta mükemmel bir film değil, ama "bu yaşta böyle filmler çekilmeli" dedirten bir film. Özellikle Türkiye'deki kısa filmcilere ilham olabilecek bir yapım. Çünkü onların da tabancaları, kovalamacaları, soyut felsefi lafları bırakıp artık 'kendi hayat deneyimlerinden' yaratıcı filmler çıkarmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Ayrıca Büyüleyici İsyancılar bölümündeki Ortadoğu Kuzey Afrika filmleri görülmeli. Joseph Losey'ler es geçilmemeli. Elia Suleiman sinemasıyla mutlaka tanışılmalı. Kars Öyküleri izlenmeli. Anılarına bölümünden Zeki Ökten'in Pehlivan'ı önceden izlenmediyse beyazperdede mutlaka görülmeli...