31 Aralık 2010 Cuma

ÇAKAL ve MASUMİYET


Çakal’ın yaratıcılarını birkaç konuda tebrik etmek gerek: 1- Abartısız, dozunda müzik ve efekt kullanımı için, yeni mafya/arka sokak filmlerinden pek rastlanmayan bir özellik. Özellikle Akın’ın ilk işinde tabancayla arabadan çıktığı sahnedeki müzik çok iyiydi. Ses ve kamera da layıkıyla kullanılmış. 2- Filmde bazı çok iyi sahneler var, mesela Akın’ın bir barda arkadaşlarına hava atmaya çalıştığı sahne çok iyi çekilmiş, oyunculuk oldukça iyi; yaşadığı hayal kırıklığı çok ince, abartıya kaçmadan verilmiş. Bu gibi sahnelerde aslında film kendini aşarak Akın’ın ruh halini derinden hissettiriyor: Deneyimlediği olayların sahiden yaşandığını kendine kanıtlayamayacak bir ‘gerçeklik kaybı’ içinde karakter. Arkadaşlarına hava atmaya çalışıp onları da söz konusu şeyleri yaşadığına ikna edemeyince ‘yalnızlığı’ tümden artıyor. Gerçeklikle ilişkisi kesiliyor. Ya da hayatla diyelim. Bu tür sahneler daha fazla olsaymış, film, Scorsese/Tarantino arası bir geleneğin yerelleştirilmeye çalışılmış bir versiyonu olmaktan çıkıp Demirkubuz ayarında bir ahlak-bireysel yıkım damarı yakalayabilirmiş. 3- İç sesin tonu iyi ayarlanmış, daha doğrusu iç ses ‘iyi okunmuş’. Bazı yerlerde içinde bulunulan durumun gereksiz bir tekrarına dönüşse de iç sesi doğal düşünce akışı olarak ikna edici kılmak, bizim film noir-vari filmlerimizde pek yapılabilen bir şey değildir. 4- Filmin ucu açık finali çok iyi. “Mafya babalarını niye vurmuyorlar ki, bir saniyelik bir cesaret gelemez mi bu ayak takımına, bu kadar mı korkuyorlar bu adamlardan?” diye düşünür mafya filmlerinin seyircisi. Onu bu konuda ikna etmek kolay değildir. Ve en azından böyle bir “ihtimal”in, küçük bir ihtimal de olsa varlığını hissettirmek filmin gerilimini artırır, diğer türlü mafya babaları “asla yenilemez” görünerek hikayeyi düzleştirirler. Bir anlık bir delirme anında “yenilebilecekleri”ne dair bir his uyanmalıdır. Gerçekçi mafya filmlerinin ustası Nicolas Winding Refn bu işi çok iyi yapar Pusher serisinde. Babalar hepten alt edilemez olmamalıdır, daha çok alt edilemezliğin eşiğinde durmalıdırlar. Çakal, bu hissi vermekte başarılı. ‘Baba’ mevzusunu çok da abartmıyor. Ama ne yazık ki söz konusu cesareti gösteren karakter, bunu yapabileceğine bizi ikna edecek kadar derinleştirilmemiş bir karakter. Yine de hayatta kalmak/kalmamak arasındaki çizgiyi belirleyecek bir tanrısallığa ulaştığını düşünen karakterlerin ‘yok oluşu’, ana karakterin “hayata devam edişi” (ki orada da soru işareti var) etkileyici. Akın’ın “yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum?” ruh halini ve filmin bu konudaki tematik boyutunu destekleyen iyi düşünülmüş bir final.

Çakal iki noktada güç kaybediyor: Öncelikle, yan karakterleri detaylı çizmesine ve ait oldukları mekanları canlı kılmakta özen göstermesine rağmen, film çok tipik bir yoldan çıkma izleğine sahip olduğu için, karakterinin hikayesini yeterince ‘kendine özgü’ kılamıyor. Bu izleğe biraz daha kıvrım/engebe gerekiyor. Akın’ın babasıyla ve ustasıyla ilişkisi bunu sağlamakta yetersiz kalıyor. İkinci zayıf nokta da, filmin karakterdeki ‘kötülük yapma’ yetisine seyirciyi inandıramaması. İnandıramıyor çünkü bizim kenar mahalle/mafya filmlerimizin asla kurtulamadığı bir aylaklığa maalesef Çakal’da yakalanıyor. “Her şeye rağmen o masum” ağlaklığı. Karakteri, her daim karanlık bir dünyada iyiliğin temsili olarak görmemizi buyuran, bu durumu sürekli kafamıza çarpan, hatırlatıp duran bir duygu fazlalığı. Çoğunluk’un bu denli taze görülmesindeki nedenlerin başında bu tuzağa düşmemesi geliyordu. Çoğunluk, masumiyet denen şeyi, her daim insanın, ‘iyi’ olarak bellenen karakterin içinde varolan, silinmez bir mutlaklık olarak çizmiyordu. Toplum denen şey pekala masumiyeti/vicdanı siler, yok eder. Bizim “karanlık dünya” filmlerimiz her zaman “bu çocuğun bir yerlerinde bir şeyler kalmıştır, bir vicdan duygusu kalmıştır” varsayımıyla hareket ettikleri için hep bir “haklılık” melodramı havasına savrulurlar. Ne yaparsa yapsın, karakter haklıdır, koşullar onu böyle yapmıştır, film asla karakterden bu ‘özel’likten yoksun bırakmaz, hep onu kollar, onun yanında yer alır. Ama asıl korkutucu olan ve gerçeğe asıl yakın duran, vicdan denen şeyin karanlıkta yitebileceğidir. Bu ihtimali canlı tutma cesareti göstermeyen filmler asla topluma dair yeterince karanlık bir şeyler söyleyemezler, her zaman bir yanlarıyla Yeşilçam melodramı geleneğine meylederler.

29 Aralık 2010 Çarşamba

AĞAÇ NE DİYOR?


Ağaç (The Tree) filmiyle ilgili kısaca bir yazasım geldi. Öncelikle, Ocak sayımızının Vizyon Ajanda'sında tam sayfa açtığımız yukarıdaki kare müthiş bir fotoğraf... Ağaç, olağanüstü bir film değil, ama 'metafor' mevzusu üzerine bir şeyler söylüyor. Filmde o devasa ağaç, hikaye içinde bir işleve ya da göreve sahip bir metafor olmaktan çıkıyor. Daha doğrusu, yönetmenin ya da hikayenin yazarının "bakın bu ağaç babayı/aileyi sembolize ediyor" dediği bir motif değil o. Bunun yerine hikayenin karakterlerinin anlamlar atfettiği bir şey, ve o anlamlar olmadan, o anlamlardan muaf olarak aslında tek başına bir 'metafor' değil. Herhangi bir yas ya da melankoli deneyiminde yaşanan da budur belki, bir şeyler onlara birileri belli anlamlar atfettiğinde bir sembole dönüşür, onu nasıl düşünüyorlarsa öyle bir şekle bürünür söz konusu motif. Oysa mesela son dönem korku filmlerinde "onların haricinde" metafor olarak işler ağaç gibi motifler. Sanki karakterlerin yarattığı bir anlam yoktur, filmin dayattığı bir anlamdır bu: Agaç doğaüstü güçleri temsil eder vs. Dışarıdan o dünyaya empoze edilmiş gibidir. Ve bu filmlerin inandırıcı olma çabalarıyla hiç uyuşmaz bu tavır. Ağaç'ta bu böyle değil, bu açıdan bana Baumbach'ın pek sevilmeyen ama benim ilginç bulduğum Margot at the Wedding filmindeki ağaç metaforunu hatırlattı. Orada da 'metafor' dışarıdan dayatılan bir şey değil, içeriden 'yaratılan' bir şeydi. Bu tip metafor kullanımlarına pek de sık rastlamıyoruz, bu durum bence Ağaç'a -her ne kadar tematik açıdan fazla düz olarak görülebilecek bir film olsa da- belli bir değer katıyor.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Hepimiz Bilirkişiyiz, Yıktırmıyoruz!

14 Aralık || 14:30

Kentin sahipleri olarak "Hepimiz Bilirkişiyiz" demiştik. Sözümüzü unutmadık! “Bilirkişi” incelemesinin yapılacağı 14 Aralık Salı günü saat 14:30'dan itibaren hep beraber "mahallinde keşif ve inceleme" yapmak ve bir kez daha "Emek Bizim İstanbul Bizim" demek için kameralarımızla, fotoğraf makinalarımızla Emek Sineması'nın önünde olalım.


Tanığız, görüyoruz, biliyoruz, Emek'i yıktırmıyoruz!

http://emeksinemasi.blogspot.com/

9 Kasım 2010 Salı

ASKERÎ "ALTYAZI'': BU DERGİYİ OKUYAMAZSIN!


Zaman zaman dergimiz için de yazılar kaleme alan Sinan Yusufoğlu, 100. sayımız için özel bir mektup yazıp yollamıştı bize. Bu mektup o kadar uzundu ki, özel sayımızın sayfalarına sığdıramadık; bir yandan da bu mektup bizim için o kadar özeldi ki, sizlerle bir şekilde paylaşmadan edemedik. Sinan'ın bizlerle ve dolayısıyla sizlerle paylaştığı bu uzunca anekdot, 100. sayıdan sonra yola devam etmemiz için bize güç veren şeylerden biri oldu.

SİNAN YUSUFOĞLU

Özel sayılara dair bir şeyler yazmak her zaman zor gelir insana. Ben de defalarca erteledikten sonra 100. sayıya dair ne yazacağımı düşünürken, Altyazı'yı benim için özel kılan şeylerin listesini yaptım zihnimde. Bu listeden çıkan sonuç, Altyazı'yı okumaktan ve bazen Altyazı'ya yazmaktan vazgeçmememi söylüyordu. Bu listedeki notlar üzerinden Altyazı'ya dair bir yazı yazmak kuşkusuz bir derginin sayfa sınırlarını aşacaktır. Ben en iyisi Altyazı'nın benim için en özel sayısından bahsedeyim. Altyazı'yla aramızdaki kişisel tarihin en özel sayısı çekinerek söylemem gerekir ki hiç okuyamadığım 91. sayısıdır. (bkz. sayı 91/ocak 2010) Evet, yanlış okumadınız, benim için en özel sayıyı hiç okuyamadım ve bu sayı başıma dert açan bir sayıdır. Bir sinema dergisi, bir insanın başına nasıl dert açar sorusu akla gelebilir ama acele etmeyin derim. Önce hikâyeyi okuyalım.


Askerliğin İtaat Alfabesi: Koş, Sürün, Yat ve Dışarıdaki Hayatı Unut

Altyazı'nın Ocak 2010'da çıkan 91. sayısı benim askerliğimin ikinci ayına denk gelir. O günlerde askerliğin birinci bölümü olan 'acemi askerlik' bitmiş ve artık 'usta' bir asker olduğumuz her an sert bir tokat gibi yüzümüze vurulmaktadır. Askerde acemilik dediğim şey ise, güneş altında ya da yağmurda/karda sabahtan akşama kadar ayakta dikilmek, ad-soyad-memleket ''kutsal üçlemesiyle'' ses boruların çatlayana kadar tekmil getirmek, ''vatan sana canım feda'' çığlıkları atarak koşmak, koşarken hizayı bozmamak, hizayı bozmazken 'Türklüğü' düşünmek ve 'Türklük' için yerlerde kolların kanayana kadar sürünmektir. Haa, bir de askerin eğitim dışı vakit geçirdiği ve sosyalleşebildiği tek alan olan asker gazinosunda, iki günde bir 'NEFES' ve benzeri filmleri izleyerek milliyetçi bir histeriyle gözlerin dolarak Vatan denen pazıları şişkin askeri varlığa ajitatif şekilde bağlı olmaktır.

Küçük bir ilçenin asla dağlık olmayan merkezinde yaptığım acemi askerlik boyunca, soyut bir düşmana karşı, o düşmanı ''arzu nesnesi''ne dönüştüren rütbelilerin, telaşlı ve buyurgan emirlerine maruz kalan bir bünyenin gördüğü hasarı az çok tahmin edebilirsiniz, anlatmanın lüzumu yok. Koşmak, sürünmek, itaat etmek, ayakta su içmemek, ıslak elle prize dokunmamak, yerler buzluyken koşmamak, koştuğun takdirde düşmemek, ayakkabı bağcığını yanlış bağlamışsan en az 20 şınav çekmek, komutan çektiğin şınav sayısını sorduğunda kaçta olursan ol her zaman ''Sıfır'' demek, üç öğün yemek öncesi 'tanrımıza hamdolsun, milletimiz varolsun' diye bağırarak yemek duasına ortak olmak ve akla gelmeyecek yüzlerce gerçek üstü ama oldukça gerçek bir dilin içinde hapsolmak... Askerlik, kelimenin gerçek anlamıyla militarizmin kaba ve buyurgan hapishanesine kapatılmaktır. Gardiyanların ise, şişkin egolarıyla itaat denen galaksiden fırlatılmış, omuzlarında yıldızlar taşıyan robot-insanlardır. Kapatıldığın bu hapishanede militarizm; megafonların ve uyarı düdüklerinin şartlandırıcı dünyasında, Kubrickvari bir askerî evrende Pavlov'un köpekleri misali, tel örgülerin ötesindeki o küçük ama çok değerli olduğunu anladığın 'Gerçek Hayat'ın özgürlüklerine asla ulaşamayacağının hüznüyle bedeninin ve zihninin günün her anı iğdiş edilmesidir. Askerliğin lisanı, kendini askerliğin yüksek değerleri için feda etmeyi gerektirirken, Askerîce olan bu lisanı konuşan her askerin bilmesi gereken ilk şey, yüksek sesle bağırarak ''emredersinizzzz'' ve ''saoooll'' kelimelerinin ötesinde bir dil kullanmamaktır. Koşmak, koşarken '' her Türkün asker doğduğunu'' onaylamak, bu onayla birlikte sürünmek ve askerliğin bir harp ''sanatı'' olduğunu iyi kavramak her 'Türk' askerinin milli görevidir. Tırnak içerisindeki sanat kelimesi ise bildiğimiz sanat değildir; buradaki sanat oldukça milli ve yüksek bir sanatı tarif etmektedir. O günlerde zorunlu bir şekilde askere alınmış ve anti-militarist bir birey olarak ( ya da kendimi öyle zannederek), bu askerî evrende anti kelimesinin pek de işlevsel bir şey olmadığı sonucuna varmıştım. Çünkü askerde ''bölücü ve irticai'' faaliyetler dışında hiçbir şeye ''anti'' olmak kabul edilemezdi ve askerdeki en politik şey, Atatürk'ün büstü ve fotoğraflarıydı.

İşte tam da elim kolum yara bere içinde, zihnim allak bullak olmuşken; Altyazının 91.sayısı bayilerdeydi ve bu sayıyı küçük karakolumuzun sırası hiç bitmeyen ankesörlü telefonundan Fırat'ı arayarak isteme gafletine düşmüştüm. Bir şeyler okumalıyım, evet burada olmayı unutturan bir şeyler okumalıyım fikriyle elimdeki kitap ve dergileri tüketmiş, ulaşabildiğim arkadaşlardan okuyacak bir şeyler göndermelerini istiyordum. Askerde, dışarıdan gelen ve ''sivil'' olan her şey çok değerlidir. Kitap, dergi, mektup, yemek ve tabii en önemlisi hâkî renkte olmayan her şey. Dergimin bulunduğum küçük karakol binasına gönderileceğini hayal etmek bile garip bir mutluluk yaşatıyordu bana, sanki uzun yıllar kör olmuştum ve gözlerim ansızın açılacak ve yeniden görmeye başlayacaktım hissi içerisinde günlerce bekledim dergimin gelmesini. Şehirden epey uzak olan karakolun küçük nöbetçi kulübesinde bir gece vakti Altyazı'yı okuyacak olmanın sevincini hissettim o an. Askerde böyle ''küçük'' özgürlük anları, insanı oradaki hayata bağlayan en önemli şeydi galiba.

Derginin gelmesini beklediğim o günlerde, bir askerin ''komutan seni çağırıyor'' demesi bende heyecan ve korku karışımı bir his yarattı ilkin. Komutanın beni çağırması pek olağan bir durum değildi. Neyse ki kaçacak bir yer yoktu ve kaçsam da en çok 300 metre kaçabilir, 300 metreden sonra atlayacağım duvarın arkasındaki lağım çukurunda, ömrümü askerlik kadar kötü bir ortamda geçirirdim. Aynada kendime baktım, askerî kıyafetlerime çekidüzen verip, içeri gireceğim an komutana vereceğim kafa selamının provasını yaptım ve endişeyle kapıdan içeri girdim. Girmemle heyecanımın korkuya dönüşmesinin bir olduğunu hatırlıyorum. Komutanın koca parmaklarının arasında (kendisi boksördü ve bunla her fırsatta övünmekten büyük mutluluk duyardı.) benim günlerdir beklediğim Altyazı duruyordu. Dışarıdan gelen şeylerin önce onun kontrolünden geçeceğini hesaba katmamıştım. Komutan sayfaları dikkatle karıştırıyordu. Komutanın tepesinde duran bir uzman çavuş, komutanın gözüne girme gayreti içerisinde, derginin en ince ayrıntılarını komutanın dikkatine sunuyor ve "arz ederim-emredersiniz" kelimeleriyle saygıda kusur etmiyordu. Bense askerî deyimle ''çömez'' bir asker olarak elimi nereye koyacağımı, nasıl duracağımı bilemeyerek ve bir de derginin içeriğinde ''başımı belaya sokacak bir şey olmasın'' duaları ederek, ayakta dikiliyordum. Komutanın ''gel buraya'' çağrısıyla, daldığım düşüncelerden çıktım ve "emredersiniz'' diyerek yanına yaklaştım çekingen bir vaziyette (emredersiniz deyişimin odada yankılanması ve içimdeki yüksek sesle konuşan canavarın varlığı beni ürkütüyordu her an. Askerde yüksek sesle konuşulurdu ve hatta bağırarak konuşmak en makbule geçen davranış biçimiydi. Komutanlara yüksek sesle selam verilir ve onlara her an ''erkekliğin'' bağırmakla bir olduğu hatırlatılırdı. Çünkü hiçbir komutan ''kibar'' olanı sevmezdi. Hatta nefret ederlerdi. Askerliğimde, 'emredersiniz'den sonra en sıklıkla duyduğum cümle 'Bağırrrr Ulannnn'dı bu yüzden).
Komutan, dışardan gelen her şeyin kontrol edilmesi gerektiğini, bunun rutin bir şey olduğunu yüzündeki kibar ifadesizlikle belirttikten sonra, dergiyi çevirerek işaretlediği sayfaları önünde ''iğrenç'' bir şey varmış gibi göstermeye başladı. Komutanın kocaman parmaklarının arasında (boksör olmasının yanı sıra iyi bir nişancıymış ve o parmaklarla çok ''insan'' avladığını bıkmadan tekrarlardı) duran dergimin sayfalarına bakarken, komutanın kibar ifadesinin tamamen değiştiğini fark ettim ve açıklamaya çalıştım bir şeyleri. 'Komutanım, Türkiye'nin önemli sinema dergilerinden biri olan Altyazı, Boğaziçi Ünive....' diyerek durumu toparlamaya çalışırken, komutan sert bir şekilde 'Kesss Lann' diye sözümü kesti ve eliyle işaret etti sayfayı. İşaret ettiği sayfanın üzerinde kocaman puntolarla, ''1. Diyarbakır Kürt Sineması Konferansı'nın Ardından'' yazmaktaydı. Komutanın bakışlarından anladığım tek şey, o cümledeki en son ilgilendiği kelimenin 'sinema' olduğuydu. Sayfayı çevirdi. Bir diğer başlığı okumam için emretti komutan. Başlığı kekeleyerek okumaya başladım. ''Kürt Sineması mı Kürtlerin yaptığı Sinema mı?'' Kafamda ne demem gerektiğini düşünürken ve artık sayfa çevirmemesini umarken, derginin sonlara doğru olan sayfalarını açtı. Parmağıyla işaret etti ve kaşlarıyla okumamı emretti. Kocaman boksör parmaklı komutanın kaşları bile heybetliydi ve ancak ömrünü askerliğe vermiş bir insanın böyle kaşları olabilirdi. Ruhun ve düşüncelerin şekillendirdiği bir bedendi karşımdaki ve kaşlar da esas duruştaydı sanki, kalkık ve her an hazır olda selam veriyorlardı gözlere. O kaşların altındaki sert bakışlar karşısındaki çaresizliğimi ise tarif etmek için askerde olmanız ve öyle bir komutanın karşısında dikilmeniz gerekir. Ben o sıkışmışlık içerisinde ne diyeceğimi bilemezken ya da söyleyecek o kadar sözümü dinlemeyeceğini bildiğimden ve artık bu psikolojik işkencenin bitmesini dilerken, o yeniden sayfayı çevirmeye başladı. Bu sefer parmağının işaret ettiği sayfada Esmeray'ın yer aldığı 'Ben ve Nuri Bala' belgeseline dair bir söyleşi vardı ve son çevirdiği sayfada 'Kazım Öz-Şavaklar' söyleşisi yer alıyordu.
Altyazı'ya teşekkür ederdim böyle bir sayı hazırladıkları için normal şartlarda olsam ama o an aklımdan bu hiç geçmedi. Komutanın o biraz kibar ve ifadesiz bakışları gitmiş yerine 'devlet dairesi' gibi soğuk ve sert bakışlar gelmişti. Komutanın tepesinde dikilen uzman çavuşsa büyük bir günah işlemişim gibi yüzüme bakıyor ve komutanın artık bir şey söylemesini bekliyordu sanki. Kraldan daha kralcı olan bu genç askerin Kürtlere ve eşcinsellere olan tahammülsüzlüğünü bildiğim için, askerlik sürem boyunca elinden çok çekeceğimi ve her an bunu kullanacağını tahmin etmiyordum. (Ki olaydan iki ay sonra, o uzman çavuşla etnik kökenim nedeniyle yaşadığımız gerginlik sonucunda ben ilçe karakolundan merkeze sürüldüm, o ise bulunduğum şehrin kötülüğüyle nam salmış karakoluna sürüldü.)

ALTYAZI : AYLIK 'BÖLÜCÜ' SİNEMA DERGİSİ
Komutan, dergiyi kapattı ve elini alttaki çekmeye uzatarak bir damga çıkardı ve derginin kapağındaki Penelope Cruz'un gözlerinin üzerine ''SAKINCALIDIR'' damgasını vurarak, olaya bakışını özetlemiş oldu. Memleketin tüm azınlıkları o ay birleşip, Altyazı'da yer almıştı ve benim söyleyeceğim herhangi bir şeyin karşımdaki robot-insan için hiçbir anlam ifade etmeyeceğini biliyordum. Çünkü ömrünü askerlik üzerine kurmuş biri vardı karşımda ve uzun yıllarını Güneydoğu'daki dağlarda geçirmişti ve bildiği tek dil askerceydi. Bense askerî sınırlar içerisinde kendisine böyle 'sakıncalı' dergiler gelen, güneydoğu kökenli bir kart kurt sesiydim onun için. Komutan, severek okuduğum ve ara sıra yazılar yazdığım dergimi, bir anda andıçlamış oldu. Artık Altyazı da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup bir komutan tarafından, sakıncalılar listesine eklenmişti. Dergiyi, alttaki çekmecenin başka bir gözüne yerleştirdi ve konuşmaya başladı. Yüksek sesle konuşuyordu ve boksör parmaklarını sert bir biçimde oynatıyordu. “Bu dergi, bir sinema dergisi değildir. Bu bölücü bir sinema dergisidir” deyip duraksadı biraz, cevap beklediğini düşünerek, bir şeyler anlatmaya başladım ama lafımı kesti yine. Karşısında konuşmak mümkün değildi artık. Bir sinema dergisinin nasıl olması gerektiğini uzun uzun anlatmaya başladı. Öyle bir anlatıyordu ki sanki yıllardır ordu içinde çıkan bir sinema dergisi var ve onun editörlüğünü yapıyordu. “Bu dergi vatana hizmet etmeyen bir dergidir,” diyerek sürdürdü konuşmasını. “Kürtlerin Sineması yoktur. Bölücülerin sineması vardır ve ülkeyi bölmek isteyen, dış kaynaklı dış fonlu teröristlerin hizmetinde çalışan beslemelerin sineması vardır. Türk Sineması olur çünkü Türklerin büyük bir devleti vardır. Kürt Sineması olamaz, olmayacaktır da, diye uzun bir söylev çekti 'yüksek' sinema bilgisiyle. Ne çıkıyorsa bu Diyarbakır'da çıkıyor zaten, bölücüler iyi çalışıyor orada, silahı bırakmadılar bir de konferans düzenliyorlar işte.” Arada, yanında dikilen uzman çavuşa bakıp ondan onay bekliyordu sanki. Uzman çavuş da komutanın bakışlarına uysal bir şekilde ve hayranlıkla ''emrettiğiniz gibi komutanım'' yanıtını veriyordu mekanik bir ses tonuyla. Komutan, dergideki tartışmaya milliyetçi bir cepheden katıldığının farkında olmadan, gittikçe heyecanlanarak ve bağırarak konuşmasını sürdürdü. Karşısında, kendi tanımıyla, ''üniversiteyi bitirmiş'' biri vardı ve sanki içindeki öfkeyi bir “kart kurt”un üniversiteli olması ve böyle ''sakıncalı'' şeyleri okumasına yönlendiriyordu. Onun gibi biri için iyi bir Kürt ya ölüydü ya da askerliğini cehaleti nedeniyle uzun dönem bir er olarak yapan bir Kürttü. Çünkü uzun dönem askerler, her türlü muameleyi hak eden, “askerliğin yan gelip yatma yeri olmadığını” 15 ay boyunca bedenlerinin ve zihinlerinin her yerinde insanlık dışı muamelelerle yaşayan ve hiçbir söz hakkı olmayan “zavallılar”dı. Üniversite okuyup kısa dönem askerlik yapanlara ise, daha dikkatli davranmaları gerekiyordu. Çünkü onların ağızları 'laf yapıyordu' ve çoğu 'iyi aileler'in çocuklarıydı. Birçok rütbelinin her an hissettirdiği askerlik evrenindeki bir diğer gerçek de, askerliğin sınıfsal sınırlarının olduğu ve her askere aynı şekilde davranılamayacağıydı. Komutan yarım saate yakın bir süre vatanın kutsal değerleri, Kürtlerin dış devletler tarafından kullanıldığı, bölücülerin cahil olduğu ve cahillerin sinema yapamayacağını, bu sinemanın kendine Kürt diyen başka devletlerin ajanları tarafından yapıldığını ve iyi filmlerin milli değerler ve hassasiyetleri anlattığını oldukça ajitatif bir biçimde anlatırken, tepesinde duran uzman çavuşun gözleri parlıyordu. Arada kafasını sallayarak komutanını onayladığını gösteriyor ve dış düşmana karşı verdikleri mücadelede komutanın üstün sinema bilgisine hayranlığı gözlerinden okunuyordu. Bunları anlatırken arada Kurtlar Vadisi gibi filmlerden ve Osman Sınav gibi yönetmenlerden örnekler vererek sinema bilgisinin çok iyi olduğunu hırsla anlattıktan sonra, “bak oğlum, bu seferlik ceza vermiyorum sana. Sakıncalı yayın taşımaktan tutanak tutabilirim sana ve askerî cezaevine kadar gider bu. Bak biz askerlerimizin okumasını isteriz ama böyle şeyleri değil. Kütüphanemiz var burada, orada yüzlerce faydalı kitap var. Hiç oradan kitap okudun mu? Mesela, ‘Şu Çılgın Türkler’i okudun mu? Komutan bana fırsat vermeden sorduğu sorulara kendisi cevap veriyor, her konuşmaya başladığımda, lafımı bölerek, anlatmayı sürdürüyordu. Okumadın tabii. Okumazsınız öyle şeyleri. Fazla vatansever değil mi onlar?” Yeniden sinirlenmişti komutan. Kaşları tekrar esas duruştaydı. “Bak,” dedi, “bu kez bir şey demiyorum. Ama bir daha bu tarz sakıncalı dergiler, kitaplar görürsem hiç iyi olmaz, haberin olsun. Bu dergiyi askerî sınırlarda okuyamazsın. Gözüm üzerinde Hakkarili.” Cümlede üzerine basa basa vurguladığı şey memleketimdi. Kendimi Beckettvari absürd bir oyunda hissediyor ve artık bu sahnenin bitmesini istiyordum. Nihayet, “şimdi çıkabilirsin” dedi. Ben de geri geri giderek odadan çıkarken, ''emredersiniz desene lan'' diyerek son darbesini de vurmuş oldu. Duraksadım ve ''emredersiniz'' dedim alçak sesle. ''Bağır Lann'' dedi bu kez de. Yine 'devlet' gibi bakmaya başlamıştı. Bağırarak söyledim bu kez ve çıktım dışarı. Komutanın sözleri ve sert bakışları askerliğimin altyazısı olmuştu o an. Garip bir duygu vardı içimde. Böyle tuhaf bir ülkede yaşamak ve ömrünün altı ya da on beş ayını oldukça absürd bir askerî evrende geçirmek, militarizme olan öfkemi daha da artırdı. Bu yaşananların saçmalığını düşünürken, günlerdir beklediğim dergimi okuyamayacak olmanın hüznünü hissediyor ve boksör parmaklı komutanın, sert bakışları altında askerliğin artık daha da kötü geçeceğini biliyordum.

Koğuşa gittiğimde yaptığım ilk iş, kapıda görevli olan asker arkadaşıma artık bana dışardan gelen her şeyi, özellikle Altyazı sinema dergisini rütbelilerin eline geçmeden saklamasını söyledim ve önümüzdeki ay gelecek dergimin ve benim güvenliğim için böyle bir yöntemin olmazsa olmaz olduğunu anlattım. O da bunu deneyeceğini söyledi. Fırat'ı arayıp dergiyi artık göndermemesini söylemeyi düşünmedim. Çünkü olması muhtemel her şeye rağmen, onların sakıncalı gördüğünü okumak ve küçük de olsa isyan etmek, o baskıcı ortamda benim için en anlamlı direnişti. Neyse ki, bir ay sonra Altyazı'nın 92. sayısı o yöntemle elime sağ salim ulaştı ve herkes uyuduğunda, dergimi kitap okuma lambasının küçük ışığı altında aklımda bir ay önce yaşadığım olayın tedirginliğiyle okumaya başladım ve dergiyi bitirdikten bir gün sonra, alt kattaki kalorifer kazanın içine atarak yaktım. Büyüdüğüm doğu kentinde, o dönem devlet tarafından yasaklanmış video ve müzik kasetlerinin, kitapların yakıldığını hatırladım o an hüzünle. O an tekrar anladım ki bu ülkede, bir dergiyi veya kitabı yakmak zorunda kalmanın tedirginliğidir militarizm ya da okullarda, askerî alanlarda, resmî kurumlarda ve hatta sokaklarda kimliğini/dilini/farklı olan her şeyini saklayarak yaşamak zorunda bırakılmaktır.

Altyazı, uzun yıllardır hayatımda yeri olan ve severek okuduğum/yazdığım iyi bir sinema dergisidir ve yaşamımı olduğu kadar askerliğimin o karanlık, sıkıcı ve oldukça anlamsız günlerini de daha anlamlı kıldı o küçücük özgürlük anlarımda. Hala okuyamadığım 91.sayının benim için özel olması; bu ülkede yaşatılmış ve yaşanan bunca baskıya ve engellemelere inat, iktidarların ''sakıncalı'' gördüğü vicdanlı, bağımsız ve yandaş olmayan işler yapmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmasındandır.
100. sayısına ulaşan bu derginin ve diğer bağımsız, muhalif dergilerin, çok zor şartlarda var olduğunu, para cezalarıyla ve ekonomik baskılarla kapatılmaya çalışıldığını (bkz. Express) bilen biri olarak, sinemanın vicdanlı sesi olan Altyazı'ya ihtiyacımız var. Bu ülkenin her santimetrekaresini bir kışlaya ya da hapishaneye çevirmek isteyen sivil ya da askerî iktidarlara karşı, onların “sakıncalı” olarak gördükleri dergilerin, kitapların, filmlerin üretilmesi ve bu ülkenin daha özgür, daha yaşanılır bir yer olması dileğiyle...


Altyazı'ya Not:
Hâlâ okuyamadığım ve bulamadığım 91. sayıyı bana gönderebilirseniz çok sevinirim. 100 sayıdır bu güzel dergiye emeği geçen herkese teşekkür eder, nice sayılar dilerim.

21 Ekim 2010 Perşembe


100. ÖZEL SAYI KASIM'IN İKİNCİ HAFTASINDA BAYİLERDE OLACAK

Aylık Sinema Dergisi Altyazı, Kasım ayında 100. sayıya ulaşması şerefine uzun süre raflarda kalacak özel bir sayıyla okuyucularının karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Derginin Kasım sayısının ardından, Kasım ayının ikinci haftasında bayilerde olacak bu özel sayı, birçok tanınmış yazar ve yönetmen tarafından hazırlanmış özgün içeriğiyle de adından uzun süre söz ettireceğe benziyor. Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Kutluğ Ataman, Ümit Ünal, Murathan Mungan, Selim İleri, Ayfer Tunç ve Murat Uyurkulak gibi sinema ve edebiyat dünyasının önde gelen isimlerinin sinemayla olan kişisel ilişkilerine dair yazı, çizim ve fotoğraflarını paylaşacakları bu özel sayı, uzun süre sinemaseverlerin başucunda kalacak ve tekrar tekrar açıp okunabilecek kalıcı bir eser.

6 Ekim 2010 Çarşamba


Kasım'da çoğalıyoruz. Kasım sayısının yanı sıra 100. Özel Sayı'mız da bayilerde olacak.

7 Haziran 2010 Pazartesi

HEPİMİZ BİLİRKİŞİYİZ, YIKTIRMIYORUZ! 11 Haziran Cuma | 19:00


Sonunda beklenen oldu ve Emek Sineması, İnci Pastanesi ve Yeni Rüya Sineması'nın içinde bulunduğu adada gerçekleştirilmesi planlanan sözde yenileme özde rant projesi, İstanbul 9. İdare Mahkemesi tarafından “uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceği” gerekçesiyle durduruldu. Bundan sonraki aşama bilirkişiler tarafından "mahallinde keşif ve inceleme" yapılmasını gerektiriyor.

Bilirkişilere sesimizi duyurmak, “Hepimiz bilirkişiyiz, Emek'i yıktırmıyoruz” demek ve mahkemenin öngördüğü doğrultuda “mahallinde keşif ve inceleme” yapmak için 11 Haziran Cuma saat 19:00'da Beyoğlu Belediyesi önünde buluşup hep beraber Emek Sineması'na yürüyoruz.

Saat 21.30'dan itibaren Emek Sineması'nda direnişin yaz sezonunu açmak için 1.Geleneksel Emek Şenliği'nde buluşuyoruz. Cümbüş Cemaat, Tatavla, Hariçten Gazelciler konserleri ve Süreyya Hardcore, FitiSound DJ setleriyle Emek Sineması'na sahip çıkacağımızı, sokakları meydanları boş bırakmayacağımızı gösteriyor ve hep beraber yürütmeyi durdurma kararını kutluyoruz!

11 Haziran Cuma
Hepimiz Bilirkişiyiz Yürüyüşü
Toplanma Yeri: Beyoğlu Belediyesi Önü Saat: 19:00
(Şahkulu Mah. Meşrutiyet cad. No:121 Tünel - Beyoğlu)

1. Geleneksel Emek Şenliği
Yer: Emek Sineması
Saat: 21:30'dan itibaren geç saatlere kadar

http://emeksinemasi.blogspot.com/2010/06/hepimiz-bilirkisiyiz-yuruyusu-1.html

4 Haziran 2010 Cuma

ERTELEME: EMEK ŞENLİĞİ


Altyazı'nın Haziran sayısının Gündem köşesinde 5 Haziran Cumartesi akşamı yapılacağını duyurduğumuz Emek Bizim İstanbul Bizim Şenliği ertelenmiştir. Şenliğin yeni tarihi en kısa sürede açıklanacaktır.

Bilindiği üzere Emek Sineması, İnci Pastanesi ve Yeni Rüya Sineması'nın içinde bulunduğu adada gerçekleştirilmesi planlanan rant projesi, İstanbul 9. İdare Mahkemesi tarafından "uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceği" gerekçesiyle durdurulmuştu. "Bilirkişi incelemesi" yaptırıldıktan sonra bu konuda yeniden bir karar verilmesi söz konusu ve mücadeleye devam etmek gerekiyor. "İstanbul bizim, Emek Sineması bizim, hepimiz bilirkişiyiz ve yıktırmıyoruz" demek için herkesi Emek Sineması'nın önünde gerçekleştirilecek 1. Geleneksel Emek Şenliği'ne bekliyoruz.

Şenliğin yeni tarihini öğrenmek ve konu hakkındaki gelişmeleri takip etmek için şu adresi ziyaret edebilirsiniz: http://emeksinemasi.blogspot.com/

15 Nisan 2010 Perşembe

EMEK BİZİM. İSTANBUL BİZİM. YIKTIRMIYORUZ!


Emek Sineması'nın yıkımını protesto etmek için, 18 Nisan Pazar günü saat 17:00'de Taksim Meydanı'ndan Emek Sineması'na dogru yürünecek. Buluşma yeri: Taksim Meydanı tramvay durağı. Siz de "Emek yaşamalı" diyorsanız Pazar günü meydanda buluşalım...

İlginenler için Mimarlar Odası'nın konu hakkındaki açıklaması:
http://www.mimarist.org/index.cfm?Sayfa=belge&Sub=detail&RecID=684

Bianet haberi:
http://bianet.org/bianet/toplum/121319-emeki-yikacak-sirketin-yetkilisi-yuhalandi

1 Nisan 2010 Perşembe

İstanbul Film Festivali Önerilerim

Önceden izlemiş olduğum filmler arasından tavsiyelerimi aşağıya not düşüyorum. İzlediğim filmler arasında beğendiğim film sayısı bayağı az. Aslında -biletler hızla tükeniyor olsa da- festival sırasında görüp beğendiğimiz filmleri de buraya yazarsak iyi olabilir.

Ana / Mother: Memories of Murder ve The Host'tan tanıdığımız Bong Joon-ho'nun yeni filmi. Ve bir bakıma yönetmenin bu iki filmine dair sevdiğimiz şeyleri bir araya getiren bir film. Memories of Murder'in cinayet soruşturma sürecini alaya alan absürd mizahı ve The Host'un popüler film trüklerini Güney Kore'nin sosyal ikliminde tekrardan yorumlayan tarafi. Bu filmde ikisini de bulmak mümkün. Ana hem nefes kesici bir suç filmi, hem de anne-oğul ilişkisine dair yüz kızartıcı olabilecek, güçlü analizler içeriyor. Başlangıç ve final sekansları özellikle olağanüstü. Ayrıca çok önemli bir erdemi var: Baş karakterlerini aklamak gibi bir niyet taşımıyor hiçbir şekilde. Her iyi suç filmi gibi, sadece suçu işleyenlerle değil, onu mümkün kılan yan aktörler ve koşullarla da ilgileniyor.

Kuzeysiz / Northless: Bratislava'da FIPRESCI ödülü alan bu film, ABD-Meksika sınırını, hayat ve ölüm, umut ve çaresizlik arasındaki sınırı temsil eder bir hale dönüştürüyor. Başlangıçta, belgesel sinemaya öykünen, sınırı yasadışı yollardan geçme çabasındaki insanların hayatını gözlemlemekle yetinen bir film izlenimi veriyor. Ama sonra yavaş yavaş daha mizahi, neredeyse Kaurismaki filmlerini hatırlatan bir yere kayıyor. Hatta çok inceden bir tür masalsı his bile veriyor. Gözlemci tarzdan bu tür bir sinemaya doğru yaptığı geçiş çok ince ve tekdire şayan.

Annemi Öldürdüm / I Killed My Mother: Gencecik bir yönetmen, annesiyle olan aşk-nefret ilişkisinden yol çıkarak, biraz amatör ama son derece yaratıcı ve samimi bir filme imza atmış. Bunu ancak bu yaşta, bu kadar genç bir yönetmen çekebilirdi, diyorsunuz film bitince. Bu açık sözlülüğe, ancak söz konusu durumları bizzat deneyimleyen ve deneyimlerinin her türlü karanlık tarafıyla yüzleşmeye açık biri ulaşabilirdi, dedirtiyor film ve bu çok önemli. Bu samimi 'iliskiler filmi'nde Godardvari bir taraf bile var, ki bu tarz filmlerde pek rastlanan bir şey değil. Yani bir şekilde, aynı zamanda başrolü de üstlenen yönetmenin sinema aracıyla oynadığını, bir şeyler keşfettiğini hissediyorsunuz. Ki bu konuda o kadar basmakalıp filmler yapılıyor ki artık, bu istek ve hevesi görmek bile bana yetiyor. Sonuçta mükemmel bir film değil, ama "bu yaşta böyle filmler çekilmeli" dedirten bir film. Özellikle Türkiye'deki kısa filmcilere ilham olabilecek bir yapım. Çünkü onların da tabancaları, kovalamacaları, soyut felsefi lafları bırakıp artık 'kendi hayat deneyimlerinden' yaratıcı filmler çıkarmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Ayrıca Büyüleyici İsyancılar bölümündeki Ortadoğu Kuzey Afrika filmleri görülmeli. Joseph Losey'ler es geçilmemeli. Elia Suleiman sinemasıyla mutlaka tanışılmalı. Kars Öyküleri izlenmeli. Anılarına bölümünden Zeki Ökten'in Pehlivan'ı önceden izlenmediyse beyazperdede mutlaka görülmeli...

29 Mart 2010 Pazartesi


Moral Bozukluğu ve 31'in web sitesinden ücretsiz indirilebildiğini duymayan kalmadı herhalde artık. Henüz filmi indiremedim, !f istanbul'daki gösterimini de kaçırmıştım. Tek günde çekilen bu filmin abazan reklamcı çocukların kendi aralarındaki bir eğlence olup olmadığını da bilemiyorum. Muhtemelen öyledir de. Ama bu, filmin değerini düşürmez bence. İyi bir 'takılma filmi' kokusu alıyorum. Tam şimdi Fatih Özgüven'in yazısına denk geldim:

www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&Date=17.02.2010&ArticleID=980687

"Tutunamayanlar'ın Torunları" oldukça iddialı bir başlık tabii ki... Filmi indirmek elzem oldu galiba.

31 Ocak 2010 Pazar

Ada: Zombilerin Düğünü

Ada: Zombilerin Düğünü iyi bir film değil belki, ama Tarantino'nun tabirini kullanırsak, fena olmayan bir 'takılma filmi'. Ada, ilk bakışta bir zombi parodisi gibi görülebilir. Ama aslında Richard Linklater'in Dazed and Confused'uyla (ki Tarantino'nun favori takılma filmidir) ve Kevin Smith'in ilk dönem filmleriyle daha yakın bir ruh akrabalağına sahip. Bu filmler 'kayıp kuşak' filmi olarak görülür, çünkü karakterler başlarına ne gelirse gelsin geyik yapmayı sürdürürler. Ne olursa olsun geyik devam etmelidir, temel prensip budur, 'hayatta kalmak'tan bile daha önemlidir. Karakterler bir espri uğruna hayatlarını yitirebilir ya da berbat bir duruma kendilerini bile bile sürükleyebilir. Kayıp Kuşak filmi olarak görülürler çünkü ulaşılabilecek en büyük yabancılaşma noktasını sergilerler: bir avuç gencin geyiği sürdürmeyi 'survival'dan, yani yaşamak denen şeyden öncelikli bir yere koymalarını. Genel olarak, bu gençlerin hayatı TV izlermiş gibi yaşadıklarına dair bir duygu uyandırır bu filmler. Bazıları için son derece korkutucu bir şey olabilir bu türden bir 'kopukluk hali'. Türkiye'de de artık sürüyle gençlik filmi çekiliyor. Ama hiçbiri bu türden bir ruh halini Ada kadar açıkça ortaya koymadı belki. Her tarafı zombiler basmış, ama bir yerden bi espri çıkarmak karakterlerin hala en büyük dertlerinden biri. Olan biten her şeye, youtube'a malzeme çıkarmak için kamerayla çekim yapan bir karakterin perspektifinden bakmamız bu hissi iyice artırıyor. Karşılarına çaycı bir zombi çıktığında bile, kameralı gencin, tıpkı düğündeki gibi espri bulma telaşı içinde hayatına devam etmesi bu durumu tarif etmek için yeterli.
Ama ne yazık ki bu acımasız ve yer yer hiç de fena olmayan kayıp kuşak mizahı, el kamerası çekimlerinin getireceği gerçeklik hissinin korkutuculuğundan medet uman bir üslupla sekteye uğratılıyor. Oysa helikopter sahnesi, üsküdar esprisinin gerçekleştiği sekans gibi kısımlarda filmin bu gerçeklik hissinin tüyler ürperticiliğiyle dalga geçen bir havası bile var. Ama sonuçta Dazed and Confused moduna Blair Witch ve Rec'in aptal ciddiyeti karışınca filmin ayarı bir şekilde kaçıyor.