30 Kasım 2009 Pazartesi

Uluçay ve Sinemanın Cinleri

Ölüm haberini aldıktan sonra internetten Ahmet Uluçay fotoğraflarına bakarken bu tuhaf kareyi gördüm. Biraz zaman ötesi ve dışı bir yerden gelen, sinemayı düşünen ve yapan, neredeyse sinema olmuş, hem yabancı hem aşina bir adam. Başkalığına takılmamıza gerek kalmayacak kadar şok edici, basit ve anlaşılır. Galiba Ahmet Uluçay'ın bizi şaşırtma biçimlerini benim için en iyi ifade eden görüntü bu oldu. Söylenecek çok söz olduğunu hissediyorum, ve mutlaka bir kısmını dergide de söyleyeceğiz ama ilk aşamada ben bu fotoğrafa bakmak, bakmak ve dalmak ister halde buldum kendimi. Ve ne kadar uzun baksam da, ilk bakışımda bana çarpan sade gerçek, çoğalan anlamların önüne geçiyor: Arkasına sinemayı almış, dünyaya kollarını açan birisi; o dünyayla hem restleşiyor, hem de onu kavrıyor, hayatın kendine sunduğu gerçekliğe hem direniyor, hem de onun ve öte gerçekliğin kendisini yutma gücüne meydan okuyor. Ben Uluçay'ı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'tan da çok kısa filmlerinden birindeki o cinle hatırlayacağım. Uykusuyla debelenen küçük bir çocuğun saçını çeken cinle. Çünkü o ana dek hiç cin görmemiştim.

AHMET ULUÇAY...

Tamamlayamadığı ikinci uzun metrajının setinden...
Sevgiyle, saygıyla, keşke'lerle anıyoruz...

29 Kasım 2009 Pazar

Giriş ve The Hunger (1983)



İlk defa blog kullandığım için sanırım henüz yabancılaşmadan yazmam mümkün değil. O yüzden biraz işi teorize ederek başlayayım dedim. Tomris Uyar'ın gündökümlerini okuyordum bu yaz, orada 'günlük' denen biçim üzerine de kafa yorduğu yerler var haliyle. Bir yandan başkalarının okuyacağı bilgisine sahip olmak ve aslında onlar için yazmak, diğer yandansa gündelik, kişisel olanı doğal akışında, samimi bir şekilde (mümkün olduğuca oto-sansürsüz belki) kendine yazıyor gibi yazmak... çok zor bir denge... Bir de üstüne bu kurumsal bir blog aslında, yani aslında kişisel de değil tam olarak, derginin kimliğinin bir parçası. Benim için şu an iyice kafa karıştırıcı yani :) Neyse, göreceğiz...

İzlenecek filmler listeleri konusunda dünyanın en başarısız insanlarından biri olabilirim, evde olanları karıştırarak ve keyfi film izleme lüksüne her nasılsa nadiren sahip olan biri olarak Tony Scott'un The Hunger'ını seçtim bu akşam. İlk beş/on/yüz film listelerinde de en az izlenecekler listelerinde olduğum kadar başarısızım, ama belki birileri bu sefer En İyi Vampir Filmleri listesi yapmam gerekirse, The Hunger'ı bana hatırlatır. David Bowie, Catherine Deneuve ve Susan Sarandon, 80'ler New York underground'u, punk, vampir mitolojisi ve metaforunu binbir farklı okumasıyla kendi zaman/mekanına uyarlaması, yeni hollywood'un muazzam, tuhaf kamerası ve kurgusu, müzikler, filmin sanat ve görüntü yönetimiyle başarılan tüm zamanların bir aradalığı (ve bunun en işlevsel olduğu örneklerden biri çünkü tüm o zamanlarda yaşanmış olduğunun hissi neredeyse sadece evin dekoruyla veriliyor, bir kaç acayip flashback dışında)...
Ölümsüzlüğün değil, ölmekte olan bir vampirin trajedisi! Dahice!
Benjamin Button'ın neden kötü bir film olduğunun da bir şekilde bir kez daha kanıtı hatta...
Tony Scott'un de en iyi filmi olabilir bence rahatlıkla.
Bir de David Bowie zaten insan olamaz, her daim öte dünyalı, her daim insanüstü.

26 Kasım 2009 Perşembe

Bayramda izlenecekler listesi



Le bonheur - Varda
The Long Day Closes - Terence Davies
Crime and Punishment - Kaurismaki
Written on the Wind - Douglas Sirk
Two or Three Things I Know About Her - Godard (Bu geçen bayram listesinden kalma)
Mondo - Tony Gatlif
Closely Watched Trains - Jiri Menzel (en büyük ayıplarımdan)
The Mouth Agape - Maurice Pialat

11 Kasım 2009 Çarşamba

Kıskanmak 2



Önsözleri kitabı bitirdikten sonra okuyangillerden olduğumdan daha yeni gözüme çarptı: Kıskanmak'ın elimdeki Oğlak Yayınları'ndan çıkma bakısında Enis Batur 'Tutkunun Negatif Çehresi Üzerine Kanlı Bir Divertimento' başlığının korkunçluğuyla zıt bir güzellikteki önsözünü şöyle bitirmiş: "Kıskanmak, gövdesi kadar gölgesiyle, kısacası gizilgücüyle de çarpan, akıntısına çeken bir roman. Tutkunun negatif çehresi üzerine kanlı bir divertimento. İnsanın içinde onu bugün, yeniden, derinlemesine bir yazı alanı açarak yazma isteği, olmadı kamera başına geçme isteği uyandırıyor. Bazı romanlar böyledir." (Aralık 1993, İstanbul)
Gel de şimdi merak etme acaba Demirkubuz da bu önsözü okumuş mudur diye...

Looking for Eric


Looking for Eric için kimse çıkıp da Loach'un en iyi filmlerinden biriydi demez herhalde. Ama her futbol ve Cantona sever de filmden özel bir tat almıştır mutlaka. Cantona'nın filmin orta yerinde çıkıp çıkıp NLP kitapları tadında konuşması bu tadı biraz ekşitse de, yine de bir futbol-işçi sınıfı beraberliğini Loach'a çok yakıştırdım ben. Ondan başkası da "holigan"ları direnişçi bir kalabalığa dönüştürmeyi akıl edemezdi herhalde... Film hakkında uzun uzadıya yazacak çok şey yok belki ama Loach'un kuşak farkını kadrajın kıyısında köşesinde ve olabilecek en ekonomik şekilde vermesini de takdir etmeyecek değilim. Ortayaşlı postacı Eric'in duvarındaki Eric Cantona posterini gösterir önce Loach, sonra da postacının oğlunun odasına gireriz. Tabii ki o da Manchester United taraftarıdır. Odasında posteri asılı olan futbolcu da hırçın, yeniyetme Wayne Rooney'den başkası değildir tabii ki! Bu sahnelerden sonra baba-oğul birlikte perdeye her çıktığında bir Cantona-Rooney şablonuna yerleştirdim onların yaptıklarını ben kafamda. İşe yaramadı da değil. Şimdi Loach'un karakterleri kafasında böyle bir şablonla kurduğunu iddia etmek falan değil niyetim. Benimkisi sadece keyif için, hazır futbolu bu kadar güzel kullanan bir film de bulmuşken biraz sinema-futbol oyunu yapmanın keyfi. Yoksa Rooney'den hazzetmem bile. Cantona'ya karşı ise garip bir sevgim var. Nedenini bilmiyorum hiç. Fransızca konuşunca, söylediği o beylik lafların felsefi vecizelere dönüşeceğine dair saf bir inancı olduğu içindir belki. Belki de onun o formasının yakalarını havaya kaldıran külhanbeyi futbolculuğuna karşı benim safça bir hayranlığım olduğu içindir.

6 Kasım 2009 Cuma

Kıskanmak



Sinema-edebiyat ilişkisi denen şey hakkında konuşulanların artık ilgimi zerre kadar çekmediğini fark ettim. İyi uyarlama şöyle olur, kötü uyarlama şöyle olur, iyi romandan iyi film çıkmaz gibi laflar duymazsam daha mutlu bir insan olabilirim belki bir süre. Edebiyat uyarlamalarının benim üzerindeki tek etkisi roman okutmak oluyor artık galiba. Yönetmen romanı uyarlamayı becerebilmiş mi falan gibi bir merak da değil benimkisi; hele romanı okurken hayalimde canlandırdığım karakterleri ete kemiğe bürünmüş biçimde görüp sonra bak o baya cuk oturmuş ama şu karaktere şu oyuncu gitmemiş be muhabbetleri yapmak hiç değil... Sanırım giderek büyüyen ve içinde kaybolduğum bir deryaya dönen 'okunacaklar listesi'nde bir çapa işlevi görüyor benim için bu edebiyat uyarlamaları. Önce Bizim Büyük Çaresizliğimiz, sonra Kıskanmak... Birileri çıkıp da filme çekmese şunları, kabarık ve uyumsuz listenin bir kenarında duruyorlardı şimdi büyük bir ihtimalle. Seyfi Teoman ve Zeki Demirkubuz'a teşekkürler o zaman şimdiden. Listenin ortalarında yer alan ama bir türlü sırası gelmeyen iki tane yazarla tanıştırmış oldular beni.(Barış Bıçakçı'yla bu vesileyle başlayan okur-yazar ilişkimi -bir de halı saha ilişkimiz var, o da ayrı konu- daha da sürdürmek niyetim de var.) Bu akşam gidip Demirkubuz'un Kıskanmak'ını da göreceğiz inşallah dünya gözüyle. Söyleşide dediğine göre baya kendi dünyasını yaratmış yine, romanla çok öyle obsesif bir ilişkiye girmemiş. Ee ama zaten böylesi makbul değil midir... 'İyi roman uyarlaması şöyle olur'la başlayan bir cümle de ben kurayım di mi. Sonra, kendimle çelişmeyi seviyoruma yatarım. Hadi bakalım Demirkubuz, sana güveniyoruz... Hakan Bıçakçı'nın twitter deyişiyle: "Kafamıza Demirkubuz bantlarını bağlayıp" gidiyoruz sinemaya.