27 Aralık 2009 Pazar

elitizm, atletizm


Bu blog sanırım dergiye yazacak kadar olgunlaştıramadığımı düşündüğüm, bu yüzden de aklımın bir köşesinde beklettiğim görüşlerimi dile getirmek için iyi bir alan. Düşünce eskizleri için... Saçmalıyor olma riskini göz alarak yazılacak şeyler için ya da saçmalamak için.

Ocak ayında bayilerde olacak sayımız için Taylan Kardeşler ve Cem Yılmaz ile yaptığımız söyleşilerde, popüler filmlerin seyirci rakamlarının seyri ve sinemayı ciddiye alan filmlerin çok az kişi tarafından izlenmesi konularından dem vurduk. Taylan Kardeşler zamanla iyi çekilmiş yaratıcı ‘tür filmleri’nin kendi seyircisini bulabileceği, Türkiye’nin de Güney Kore gibi olabileceği umudunu taşıyorlardı (Güney Kore’de Park Chan-wook’un filmleri gişe rekorları kırıyor!). Çok iyi bir kara mizah örneği olan Vavien’in ilk hafta sonrasında ulaştığı seyirci rakamı ne yazık ki bu umudu besler nicelikte değil. Cem Yılmaz ise kötü ve ucuz ticari filmlerin her zaman seyircisinin olacağını ve bunu değiştirmenin çok da mümkün olmadığını, hatta gerekli de olmadığını düşünüyordu: Çünkü onun bakışına göre ‘iyi sinema zevki’ denen şey kitlesel bir nitelik kazanamazdı; her zaman için sinemayla yakından ilgilenen bir azınlık izleyecekti bu filmleri. Örneğin, kendisinin de daha çok önem verdiğini anladığımız Hokkabaz’ın, GORA kadar izlenmesi söz konusu olamazdı. Ya da Woody Allen filmleri, bahsi geçen ticari komediler kadar hiçbir zaman izlenmeyecekti; her zaman daha “eğitilmiş” bir zevke hitap edecekti. Hem iyi filmler daha fazla izlense, kimse eğlencelik çöp filmlere gitmese ne olacaktı ki, bir anda büyük bir aydınlanma mı yaşayacaktık?

Cem Yılmaz’ın bakışıyla pek bir derdim yok açıkçası. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim vb. yönetmenlerin filmlerinin eğlencelik filmlerden daha çok izlendiği bir dünyanın daha iyi bir dünya olacağını düşünen; etrafımızı çevreleyen karanlığın faturasını popüler kültürün bayağılaşmasına çıkaran “naif elitizm” pek akıl karı bir şey değildir. Dünya tarihi üzerine birazcık düşündüğünüzde bunun bir yanılsama olduğunu hemen anlarsınız zaten. Sanat eserleriyle herkes “kendince” bir ilişki kurar; kendi hayatının, birikiminin, eğitiminin, ait olduğu sınıfın, yaşam biçiminin, sosyal statünün getirdiği kodlarla izler filmleri. “Zevk” dediğimiz şey eşitlenemez; bunu düşünmek, hayal etmek, arzulamak aydınlanmacı bir illüzyondur. Kendi hayat çizginizi gözden geçirmeniz de yeter bunu anlamak için: Lisedeyken hangi filmleri seviyordum, şimdi hangilerini daha değerli buluyorum, üniversitede şu bölümde okumasaydım bu gibi filmlere nasıl bakardım, onlardan aynı zevki alır mıydım, diye düşünmeye başladığınız vakit, tek bir örnek üzerinden bunu görürsünüz zaten.

Ben şahsen bugün Türkiye’de kalem oynatan sinema yazarlarının da bu türden bir “zevk eğitici”, elitist bir bakışa sahip olduğunu düşünmüyorum. “Çok izlenen” filmlere daha mesafeli yaklaştığımız, daha az benimsenen filmlere dikkat çekmeye çalıştığımız oluyor, ama bunun pek de kötü bir tarafı yok. Bu daha çok, “anlaşılmayan”ı anlaşılır kılmaya yönelik bir çaba. “Bakın, bu tarz filmlerden de keyif alabilirsiniz” demenin bir yolu. “Bakın burada da böyle bir şey var” demenin nesi kötü? Kıskanmak’ı 3-5 kişi fazla izlese, birkaç kişi Avatar yerine Vavien’e ya da Orada’ya gitse ne olur ki? Kim ne kaybeder?

Öte yandan popülist köşe yazarları, sürekli kitlelerin zevkini eşitleme çabasında. Kendi değerli gördükleri şeyin en doğrusu, en iyisi olduğuna inanıyorlar. Günümüzün asıl elitistleri onlar bence; halkçılık maskesi altında kendi değer ölçülerini standart haline getirmeye çalışıyorlar. Kendileri bir şeyden anladıysa, bir filmle ilişki kurduysa, tama o film değerli, kuramadılarsa ya “entel dantel” ya da “çöp”. Hıncal Uluç, yıllardır “festivallerde ödül alan” filmlere laf uzatıyor. Ona göre bu filmlerin hiçbir değeri yok, “ben bunlardan bir şey anlamıyorsam, o zaman bunlar değersiz”dir diyor. Kendi bakışı, kendi ölçütleri her şeyin üstünde. Bu filmleri izlemeye bile gerek duymuyor kötülemek için. Bu filmleri yapanlar ona göre sadece “halktan kopma”, kendini farklı ve ayrıksı gösterme çabasındalar. Biz sinema yazarları da bu yüzden ödüllendiriyoruz bu filmleri, sıradan bir zevke sahip olmadığımızı göstermek için. Başka bir nedeni ya da gerekçesi yok.

Bu tür argümanlar üreten insanları, başka alanlarda kendi sarf ettikleri sözleri kullanarak ters köşeye yatırma hayali kurarım hep. Örneğin Hıncal Uluç yıllardır, “atletizm keşke daha çok izlense, takip edilse” deyip duruyor ya da futbolda, Anadolu takımlarının maçlarının izlenmemesinden, herkesin sadece büyük takımların maçlarını takip etmesinden yakınıyor. O bizi nasıl “festival filmlerini” izlediğimiz ve onlardaki değeri keşfetmeye çalıştığımız için samimiyetsizlikle suçluyorsa, “kimse bu filmleri izlemek istemiyor” diye bağırıp duruyorsa, mesela biz de “halk atletizm izlemek istemiyor!” ya da “herkes büyük takımların maçlarıyla ilgileniyor!” diyebiliriz ve bunu atletizmin önemli bir şey olmadığının, Anadolu takımlarının ilgiye değer olmadığının kanıtı olarak görebiliriz. Biz bunu yaparsak kendi söylediklerinin ne kadar aptalca olduğunun farkına varır mı acaba? Ya da daha önemli bir soru: İki ayrı alanda (spor ve sinema), benzer konularda bu kadar zıt tutumlar takınırken, yıllarca nasıl bunun farkına varmamış.

Kimse bir başkasının atletizmden aldığı keyfi sorgulayamaz. Kimse de bir başkasının bir filmden aldığı keyfi sorgulayamaz. Bu film en ufak bir farklılık içerdiği vakit, hemen bir çırpıda bunu samimiyetsizlik olarak etiketleyemez. Herkes sanat eserlerine kendi durduğu yerden bakar ve bu eserlerle “kendince” bir ilişki kurar. Birinin kurduğu ilişki, diğerinden daha değerli değildir.

Hıncal Uluç nasıl “olimpiyatları izleyin” diyorsa, insanları farklı sporlardaki değeri görmeye davet ediyorsa, biz de “bu filmleri izleyin” diyebiliriz. Bunun adı elitizm değildir. Bunun adı “entel dantellik” değildir. Sadece bakın sinema bundan ibaret değil, burada da ilişki kurulabilecek bir şey var, diyoruz. Bunun ne gibi bir sakıncası olabilir ki?

O yüzden diyorum ki, Orada’yı görün, belki çok az kişi izleyecek bu filmi, kusursuz da bir film değil, ama “aile” meselesine cesurca yaklaşan, her ailede yaşanan kırılmaların temelinde yatan duygulara, kırgınlıklara, kopukluklara, sırlara, arzulara dair çok şey söyleyen bir film. Ayrıca Vavien’i de görün. Bu filmleri, birkaç kişinin daha izleme ihtimali niye bu kadar rahatsız ediyor ki “medya babalarını”? Bu soru üzerine de düşünün, o zaman kimin elitist olduğunu, kimin kendi değer ölçütlerini başkalarınınkilerin üstünde tuttuğunu da anlayacaksınız.

3 Aralık 2009 Perşembe

Slavoj Žižek Boğaziçi'nde

fotoğraf: Selen Erdoğan. Altyazı'nın "izliyorum" köşesi için Kasım 2007 tarihinde çekilmiştir.

Slavoj Žižek'in 3-4 Aralık tarihlerinde ikinci kez Türkiye'ye gelerek Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleştireceği duyurulan “Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood” başlığı altındaki konferansının ilk ayağı bu gün 13:00'te Albert Long Hall'de başladı. Žižek’in kitaplarını Türkçe yayınlayan Ecore Yayınları ile Boğaziçi Üniversitesi Politika Bölümü’nün ortaklaşa düzenlemiş olduğu etkinliğe ilgi yoğundu; bir çok öğrenci salonda yer kalmaması nedeniyle konferansın ilk yarısını salonun dışında kurulan projektörde canlı yayından izlemek zorunda kaldı.

Konuşmasında ağırlıklı olarak "post-ideolojik dünya" görüşünü açıklayan Žižek, politikadan günlük hayata, Hollywood filmlerinden reklam sloganlarına kadar bir çok alanda örnekler vererek günümüzdeki "iki yüzlü"lüğün (hypocracy) "alaycı inançsızlık"la (cynical disbelief) işlevini yerine getirdiğini iddia etti. Žižek'in iki yüzlü sinemaya dair verdiği örnekler arasında 2012, Kung Fu Panda, Beşir'le Vals, Lebanon, Dövüş Klubü, Underground isimleri geçerken konu kapsamını genişleterek sinema dışına da uzandı. Gandhi'den Hitler'e, Tayyip Erdoğan'dan Starbucks'a kadar bir çok isim sıradışı düşünürün iddialarının örnekleri oldu. Žižek, manipülasyonun ve iki yüzlülüğün tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar yoğun olduğu günümüzde en çok teorisyenlere ihtiyaç duyulduğunu belirterek konuşmasının ilk yarısını tamamladı. Verilen aradan sonra ikinci yarı soru cevap bölümüyle devam etti. Sloven düşünüre genellikle politika ile ilgili sorular yöneltildi.

Slavoj Žižek ilk olarak 2007 yılında Bilgi Üniversitesi'ndeki bir konferansı için Türkiye'ye geldiğinde, Altyazı ekibi kendisiyle muhteşem bir "izliyorum" gerçekleştirmişti. Altyazı'nın Aralık 2007 tarihli 68. sayısında bu tuhaf ve eğlenceli sohbeti okuyabilirsiniz.

Ayrıca Altyazı Arşivi'ndeki Kitap/Yeni Çıkanlar bölümlerinde, Slavoj Žižek'in sinemayı konu edindiği, Encore Yayınları tarafından derlenen Kieslowski, David Lynch, Matrix ve Hitchcock ana başlıklarına sahip kitaplarının incelemelerini bulabilirsiniz.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Uluçay ve Sinemanın Cinleri

Ölüm haberini aldıktan sonra internetten Ahmet Uluçay fotoğraflarına bakarken bu tuhaf kareyi gördüm. Biraz zaman ötesi ve dışı bir yerden gelen, sinemayı düşünen ve yapan, neredeyse sinema olmuş, hem yabancı hem aşina bir adam. Başkalığına takılmamıza gerek kalmayacak kadar şok edici, basit ve anlaşılır. Galiba Ahmet Uluçay'ın bizi şaşırtma biçimlerini benim için en iyi ifade eden görüntü bu oldu. Söylenecek çok söz olduğunu hissediyorum, ve mutlaka bir kısmını dergide de söyleyeceğiz ama ilk aşamada ben bu fotoğrafa bakmak, bakmak ve dalmak ister halde buldum kendimi. Ve ne kadar uzun baksam da, ilk bakışımda bana çarpan sade gerçek, çoğalan anlamların önüne geçiyor: Arkasına sinemayı almış, dünyaya kollarını açan birisi; o dünyayla hem restleşiyor, hem de onu kavrıyor, hayatın kendine sunduğu gerçekliğe hem direniyor, hem de onun ve öte gerçekliğin kendisini yutma gücüne meydan okuyor. Ben Uluçay'ı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'tan da çok kısa filmlerinden birindeki o cinle hatırlayacağım. Uykusuyla debelenen küçük bir çocuğun saçını çeken cinle. Çünkü o ana dek hiç cin görmemiştim.

AHMET ULUÇAY...

Tamamlayamadığı ikinci uzun metrajının setinden...
Sevgiyle, saygıyla, keşke'lerle anıyoruz...

29 Kasım 2009 Pazar

Giriş ve The Hunger (1983)



İlk defa blog kullandığım için sanırım henüz yabancılaşmadan yazmam mümkün değil. O yüzden biraz işi teorize ederek başlayayım dedim. Tomris Uyar'ın gündökümlerini okuyordum bu yaz, orada 'günlük' denen biçim üzerine de kafa yorduğu yerler var haliyle. Bir yandan başkalarının okuyacağı bilgisine sahip olmak ve aslında onlar için yazmak, diğer yandansa gündelik, kişisel olanı doğal akışında, samimi bir şekilde (mümkün olduğuca oto-sansürsüz belki) kendine yazıyor gibi yazmak... çok zor bir denge... Bir de üstüne bu kurumsal bir blog aslında, yani aslında kişisel de değil tam olarak, derginin kimliğinin bir parçası. Benim için şu an iyice kafa karıştırıcı yani :) Neyse, göreceğiz...

İzlenecek filmler listeleri konusunda dünyanın en başarısız insanlarından biri olabilirim, evde olanları karıştırarak ve keyfi film izleme lüksüne her nasılsa nadiren sahip olan biri olarak Tony Scott'un The Hunger'ını seçtim bu akşam. İlk beş/on/yüz film listelerinde de en az izlenecekler listelerinde olduğum kadar başarısızım, ama belki birileri bu sefer En İyi Vampir Filmleri listesi yapmam gerekirse, The Hunger'ı bana hatırlatır. David Bowie, Catherine Deneuve ve Susan Sarandon, 80'ler New York underground'u, punk, vampir mitolojisi ve metaforunu binbir farklı okumasıyla kendi zaman/mekanına uyarlaması, yeni hollywood'un muazzam, tuhaf kamerası ve kurgusu, müzikler, filmin sanat ve görüntü yönetimiyle başarılan tüm zamanların bir aradalığı (ve bunun en işlevsel olduğu örneklerden biri çünkü tüm o zamanlarda yaşanmış olduğunun hissi neredeyse sadece evin dekoruyla veriliyor, bir kaç acayip flashback dışında)...
Ölümsüzlüğün değil, ölmekte olan bir vampirin trajedisi! Dahice!
Benjamin Button'ın neden kötü bir film olduğunun da bir şekilde bir kez daha kanıtı hatta...
Tony Scott'un de en iyi filmi olabilir bence rahatlıkla.
Bir de David Bowie zaten insan olamaz, her daim öte dünyalı, her daim insanüstü.

26 Kasım 2009 Perşembe

Bayramda izlenecekler listesi



Le bonheur - Varda
The Long Day Closes - Terence Davies
Crime and Punishment - Kaurismaki
Written on the Wind - Douglas Sirk
Two or Three Things I Know About Her - Godard (Bu geçen bayram listesinden kalma)
Mondo - Tony Gatlif
Closely Watched Trains - Jiri Menzel (en büyük ayıplarımdan)
The Mouth Agape - Maurice Pialat

11 Kasım 2009 Çarşamba

Kıskanmak 2



Önsözleri kitabı bitirdikten sonra okuyangillerden olduğumdan daha yeni gözüme çarptı: Kıskanmak'ın elimdeki Oğlak Yayınları'ndan çıkma bakısında Enis Batur 'Tutkunun Negatif Çehresi Üzerine Kanlı Bir Divertimento' başlığının korkunçluğuyla zıt bir güzellikteki önsözünü şöyle bitirmiş: "Kıskanmak, gövdesi kadar gölgesiyle, kısacası gizilgücüyle de çarpan, akıntısına çeken bir roman. Tutkunun negatif çehresi üzerine kanlı bir divertimento. İnsanın içinde onu bugün, yeniden, derinlemesine bir yazı alanı açarak yazma isteği, olmadı kamera başına geçme isteği uyandırıyor. Bazı romanlar böyledir." (Aralık 1993, İstanbul)
Gel de şimdi merak etme acaba Demirkubuz da bu önsözü okumuş mudur diye...

Looking for Eric


Looking for Eric için kimse çıkıp da Loach'un en iyi filmlerinden biriydi demez herhalde. Ama her futbol ve Cantona sever de filmden özel bir tat almıştır mutlaka. Cantona'nın filmin orta yerinde çıkıp çıkıp NLP kitapları tadında konuşması bu tadı biraz ekşitse de, yine de bir futbol-işçi sınıfı beraberliğini Loach'a çok yakıştırdım ben. Ondan başkası da "holigan"ları direnişçi bir kalabalığa dönüştürmeyi akıl edemezdi herhalde... Film hakkında uzun uzadıya yazacak çok şey yok belki ama Loach'un kuşak farkını kadrajın kıyısında köşesinde ve olabilecek en ekonomik şekilde vermesini de takdir etmeyecek değilim. Ortayaşlı postacı Eric'in duvarındaki Eric Cantona posterini gösterir önce Loach, sonra da postacının oğlunun odasına gireriz. Tabii ki o da Manchester United taraftarıdır. Odasında posteri asılı olan futbolcu da hırçın, yeniyetme Wayne Rooney'den başkası değildir tabii ki! Bu sahnelerden sonra baba-oğul birlikte perdeye her çıktığında bir Cantona-Rooney şablonuna yerleştirdim onların yaptıklarını ben kafamda. İşe yaramadı da değil. Şimdi Loach'un karakterleri kafasında böyle bir şablonla kurduğunu iddia etmek falan değil niyetim. Benimkisi sadece keyif için, hazır futbolu bu kadar güzel kullanan bir film de bulmuşken biraz sinema-futbol oyunu yapmanın keyfi. Yoksa Rooney'den hazzetmem bile. Cantona'ya karşı ise garip bir sevgim var. Nedenini bilmiyorum hiç. Fransızca konuşunca, söylediği o beylik lafların felsefi vecizelere dönüşeceğine dair saf bir inancı olduğu içindir belki. Belki de onun o formasının yakalarını havaya kaldıran külhanbeyi futbolculuğuna karşı benim safça bir hayranlığım olduğu içindir.

6 Kasım 2009 Cuma

Kıskanmak



Sinema-edebiyat ilişkisi denen şey hakkında konuşulanların artık ilgimi zerre kadar çekmediğini fark ettim. İyi uyarlama şöyle olur, kötü uyarlama şöyle olur, iyi romandan iyi film çıkmaz gibi laflar duymazsam daha mutlu bir insan olabilirim belki bir süre. Edebiyat uyarlamalarının benim üzerindeki tek etkisi roman okutmak oluyor artık galiba. Yönetmen romanı uyarlamayı becerebilmiş mi falan gibi bir merak da değil benimkisi; hele romanı okurken hayalimde canlandırdığım karakterleri ete kemiğe bürünmüş biçimde görüp sonra bak o baya cuk oturmuş ama şu karaktere şu oyuncu gitmemiş be muhabbetleri yapmak hiç değil... Sanırım giderek büyüyen ve içinde kaybolduğum bir deryaya dönen 'okunacaklar listesi'nde bir çapa işlevi görüyor benim için bu edebiyat uyarlamaları. Önce Bizim Büyük Çaresizliğimiz, sonra Kıskanmak... Birileri çıkıp da filme çekmese şunları, kabarık ve uyumsuz listenin bir kenarında duruyorlardı şimdi büyük bir ihtimalle. Seyfi Teoman ve Zeki Demirkubuz'a teşekkürler o zaman şimdiden. Listenin ortalarında yer alan ama bir türlü sırası gelmeyen iki tane yazarla tanıştırmış oldular beni.(Barış Bıçakçı'yla bu vesileyle başlayan okur-yazar ilişkimi -bir de halı saha ilişkimiz var, o da ayrı konu- daha da sürdürmek niyetim de var.) Bu akşam gidip Demirkubuz'un Kıskanmak'ını da göreceğiz inşallah dünya gözüyle. Söyleşide dediğine göre baya kendi dünyasını yaratmış yine, romanla çok öyle obsesif bir ilişkiye girmemiş. Ee ama zaten böylesi makbul değil midir... 'İyi roman uyarlaması şöyle olur'la başlayan bir cümle de ben kurayım di mi. Sonra, kendimle çelişmeyi seviyoruma yatarım. Hadi bakalım Demirkubuz, sana güveniyoruz... Hakan Bıçakçı'nın twitter deyişiyle: "Kafamıza Demirkubuz bantlarını bağlayıp" gidiyoruz sinemaya.