11 Ekim 2012 Perşembe

Televizyon ve Radyodan Gelen Sesler


Altın Portakal’ın Ulusal Yarışması’nda sadece Ali Aydın’ın Küf’ü ve Erdem Tepegöz’ün Zerre’si dikkate değer filmler. İzlediğimiz diğer filmlerin (filmlerin tamamını izlememiş olduğumu da belirterek) sinemasal anlamda ortalama bir çıtayı dahi tutturmayı başaramadıklarını düşünüyorum. Bunun nedenleri ve nasıllarını düşünürken, filmlerin aslında bir biçimde kendi kendilerini ele verdiklerini fark ettim. Sinemasal yetkinlikleri bir yana, bu filmlerin sorunlarının, anlatmak üzere yola çıktıkları hikâyelerle, konularla, insanlarla kurdukları bağda, yani çok temel bir yerde olduğunu düşünüyorum. İzlediğim filmler üzerinden biraz açıklamaya çalışacağım.
Derin Düşün-ce, sözde, bir aile içi tecavüz öyküsü. Fakat film anlatmaya yeltendiği hikâyeyi kurarken (filmin ardından yapılan ‘soru-cevap’ta yönetmenin söylediklerini de göz önünde bulundurarak, oldukça şuursuz bir biçimde) mütemadiyen niyet ettiği şeyin tam tersi yönde anlamlandırılabilecek imgeler gösteriyor. Film, her nedense meselenin asıl yüzünü, yani erkeklerin kadınlara yaptıklarını ima yoluyla aktarmayı tercih ederken; kadınların -başlarına gelenlerin sonucu olarak- edimlerini açıkça göstermeyi seçiyor. Hikâyesini bunlar üzerine kuruyor. Yani, perdedeki kadının aile içi tecavüze uğramış olduğunu anlamamız için filmin bize göstermeyi seçtiği sahne, kadının intikam almak için o adama oral seks yaptığını ve onu öldürdüğünü gördüğümüz sahne!? Ya da küçük bir kız çocuğunun neden bu hale geldiğini anlamak yine biz seyirciye düşüyor; çünkü film ona yapılanların yerine, o kız çocuğunun bakkalı taciz edişini, o büyümüş de küçülmüş kadın hallerini göstermeyi seçiyor.
Film, bu kız çocuğunun neden böyle bir ‘deli saraylı’ olduğunu, annesinin başından geçenlerle ve annesinin onunla ilişkisiyle açıklamaya çalışırken, kızın günde en az 3-4 defa seks yapmak “zorunda” olan babasıyla kurduğu ilişkinin masumaneliğini kanıtlamaya çalışıyor. Oysa gün batımında ele ele yürümek, önceki gece ile ilgili bir ima ya da bir otel odasında bacağını bir erkeğin üzerine atmış uyuyan bir kız gibi sahnelerin, sinemasal kodlar olarak neye karşılık geldiği oldukça nettir. Dahası bu kız çocuğunun, Derin’in, annesinin evde nedeni belirsiz bir biçimde çırılçıplak dolaşmasının, babasının her önüne gelenle sevişmesinin, filmin her yanına bulaşmış olan erotizminin, hikâye için işlevini bulamadığımıza göre, bütün bunların yönetmenin teşhir arzusunun ve seyir zevkinin bir parçası olduğunu düşünmekten başka çaremiz de kalmıyor. Filmin, toplumsal olarak böylesine hassas bir meseleyi ele alışındaki duyarsızlık, sadece sinemasal kodları kullanımındaki başarısızlığından ileri gelmiyor; asıl sorun anlatmayı seçtiği hikâyeyle kurduğu ilişkide. Film boyunca gördüklerimizin arka planında süregiden bir televizyon haberi var. Film kendi hikâyesine yedirmeyi başaramadığı eleştiriyi hikâyeye katmak için, bu televizyon haberine sığınmaya çalışıyor. Böylelikle, üzerine söz söylemek üzere yola çıktığı meseleyle kurduğu ilişkinin doğasını da açık etmiş oluyor. Aile için şiddet, taciz, tecavüz bir televizyon haberinden ibaret bu film için, buradan yola çıkarak anlatmak istediği hikâyeyle ise en ufak bir bağ kuramıyor. Arka plana döşediği televizyon haberi ile filmin hikâye dünyası içerisinde göstermeyi seçtikleri arasındaki çelişki filmin asıl söylemini açık ediyor.
Hile Yolu, Hrant Dink cinayetinin sonrasında geçen ve olayları “diğer tarafın” gözünden anlatmayı seçen bir film. Derin Düşün-ce kadar olmasa da, benzer bir sorunun Hile Yolu’nda da olduğunu söylemek mümkün. Karakterlerin psikolojilerini, bu karakterlerin suça meyletmelerindeki sosyo-politik, ideolojik zemini anlatmadan, bir arka plan vermeden, sadece birer ‘piyon’ olarak resmetmeye çalıştığı karakterlerinin hikâyesini anlatırken, filmin anlatmak istediği mesele ile bağının zayıflığı yine ön plana çıkıyor. Derin Düşün-ce’nin tv haberi ile “vermek istediği mesaj” gibi, Hile Yolu da hikâye dünyasının dışından yardım çağırıyor: Hrant Dink’in kendisini. Dink’ın gerçek görüntüleriyle başlayıp, onun sesiyle biten filmin, bu parantez arasında geçen hikâyesinin bu imler olmasa ne anlama gelebileceği ile ilgili soru işaretleri kafamızda çoğalıyor. Yani benzer bir biçimde, televizyon, radyo haberleri, gündelik hayatımızdaki meseleler, gündem, filmlerin içine giriyor bir şekilde, konu ediniliyorlar, fakat mevzu bu konular üzerine bir hikâye kurmaya gelince, perdede canlı olduklarına inanabileceğimiz, anlayabileceğimiz ya da anlamak istemeyeceğimiz, yargılayacağımız ya da yargılamayacağımız, ama bir şekilde sinemasal gerçeklikleri üzerinden bize bir şeyler diyecek olan karakterlere beden vermeye gelince, izlediğimiz filmler o ‘anaakım gündem’den bir adım dahi ileri gidemiyorlar. Anlatılan konuya karşı gösterilen özensizlik, maalesef sinema dilinde de karşımıza çıkıyor. Bir suç filmi düşünün ki ışığında, atmosferinde bir parça ‘karanlık’ olmasın!
Evdeki Yabancılar’ın ele adlığı hikâyeye yaklaşımında da benzer bir ilişkisizlikten söz edebiliriz. Bu filmlerden arka arkaya bahsederken hepsini topyekûn aynı kefeye koyduğum sanılmasın. Film olarak değerleri birbirinden kesinlikle ayrışmakla birlikte, ortak bir temel problemleri olduğunu ortaya koymak amacım. Evdeki Yabancılar bir mübadele hikâyesi, ama tıpkı Derin Düşün-ce’nin aile içi tecavüzü ya da Hile Yolu’nun Hrant Dink cinayetini konu alış biçimi gibi, Evdeki Yabancılar da mübadele konusunda bugüne kadar görmeye, duymaya alışık olduğumuz bir nostalji hikâyesinden öteye gidemiyor. Eski evini ve aşkını aramaya gelen tatlı ve aksi Rum teyzenin ölümü için doğduğu topraklara dönüşünü romantize eden, 80’lerin sonları 90’ların başında, bir ara çok popüler olmuş, her şeyi bırakıp kıyı kasabasına yerleşmiş entelektüel tiplemesini ve tabii ki teyze ile birlikte gelen ve âşık olunacak olan güzel Yunan kızını adeta bir şablon gibi alıp uygulayan Evdeki Yabancılar da sanki hiçbir şekilde ilişki kuramadığı bir hikâyeyi, bir yerlerden dinlediği, duyduğu kadarıyla anlatmış hissi uyandırıyor bu haliyle. Tuhaf bir karbon kopya gibi…
Kısacası sinemasal olarak daha az ya da çok yetkin, ya da ideolojik olarak bana daha az ya da çok uzak duran bu filmleri bir arada izledikten sonra, bu filmlerin asıl sorunlarının filmin diline, sinemasal yetkinliğine gelinemeden, çok daha temel bir yerden kaynaklandığı duygusundan kurtulamıyorum. Türkiye’nin gündeminden derlenmiş kimi meseleler üzerinde, hâlihazırda ortalıkla en çok dolaşan ve en kolay ulaşılan bilgilere, hikâyelere, duygulara yaslanan bu filmleri izlerken, neden bunların sinema filmi olduklarını anlamakta zorluk çekiyorum.
Burada, Antalya’da, izleyici ile birlikte film izlerken, sesini duyduğumuz seyircilerin mesaj arzusunu, bir ders çıkarma telaşını ve filmin onlara yol göstermesi için doğrudan yönetmenden ettikleri talebi görmeden edemiyor insan. Acil, hızlı, anlaşılabilir bir toplumsal mesaj peşindeki bu seyirciyi, bu filmler bir yere kadar tatmin ediyor olabilir (ki verdikleri tepkilerden onları bile etmediği söylenebilir). Oysa bir sinema filmi, tek bir mesaja indirgenemeyecek olanın derinliği ve karmaşıklığını, gazetede ya da televizyonda görüp okuyunca sadece bir ‘haber’ olan öykünün farklı, katmanlı boyutlarını aktarabildiği ölçüde sinema değil midir?
Festival sırasında şu ana kadar izlediğim filmler arasında bunu gerçekleştirebilen iki film vardı. Biri Küf, diğer ise Zerre. Her iki film de, film dilleri, hikâyeleri ve karakterleri üzerine kafa yormuşluklarıyla yukarıda bahsettiğim filmlerin aksine, radyodan, gazetelerden, televizyonlardan bilinenin ötesinde bir dünya, duygu, gerçeklik yaratabilmeleri ve kendi sözlerini söyleyebilme becerileriyle başka bir kulvardalar. Bir Zamanlar Anadolu’da ile göz ardı edemeyeceğimiz bir akrabalığı olan Küf’te, sadece Ercan Kesal’ın canlandırdığı kayıp oğlunu arayan baba değil, Tansu Biçer’in canlandırdığı Cemil gibi bir yan karakterlerin derinliği de hayranlık uyandırıcı. Aynı şekilde Zerre’nin yakın takibe aldığı Zeynep’in yüzümüze çarpan hikâyesinin gerçekliği, hayatta kalma mücadelesi veren bu kadının daha önce sinemamızda neredeyse hiç anlatılmamış hikâyesi de. Gündelik hayatımıza egemen olan anlatıların hapsinde, zaten her an bize her yerden gelip çarpan, bizi zorla bir biçime sokmaya çalışan halleriyle değil de, o egemen anlatıyı kırabilecek güçte bir hikâyenin bizi çarptığı gibi çarpıyor seyircisini hem Küf hem de Zerre.


10 Ekim 2012 Çarşamba

Küf ve Zerre

49. Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Tunç Okan’ın Umut Üzümleri dışında bütün filmler görücüye çıktı. İzlediğim filmlere bakınca (ki izlemediklerim hakkında söylenenleri duyunca) seçkinin oldukça zayıf olduğu görülüyor. Şu ana kadar öne çıkan sadece iki film var: Küf ve Zerre (Hatta Zerre’nin çok büyük bir ihtimal En İyi Film ödülüne ulaşacağını söyleyebilirim.) İkisi de ilk film ve ikisi de iki farklı sinema anlayışının takipçisi. 
Ali Aydın Küf’te biçimsel olarak Nuri Bilge Ceylan sinemasının izinden gidiyor. Adana’nın Belemedik köyünde tren yolu işçisi olarak hayatını sürdüren Basri’nin hikayesinin anlatıldığı film, yönetmene geçtiğimiz Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslan’ı ödülünü getirmişti. Basri’nin hayattan tek beklentisi 18 yıl önce bir eyleme katıldığı için göz altına alınan ve ardından kaybolan oğluna ne olduğunu öğrenmek. Oğlunun bulunması için yetkililere yıllardır mektup yazan ve sürekli dilekçe yollayan Basri’nin hayatı bu uzun bekleyiş ve belirsizlik üzerine kurulu. Yönetmen kullandığı anlatım öğeleriyle bizi Basri’nin bu bekleyişine 90 dakika boyunca ortak ediyor. Uzun planlarla anlatılan yürüyüş sahneleri ve Basri’nin yalnızlığını tasvir eden bekleme anlarıyla taşranın ritmi yakalanmaya çalışılıyor. Burada filme yöneltilen eleştirilerden biri bu uzun planların gereğinden “uzun” olduğuna dairdi. Fakat filmin kurduğu yapı içerisinde bu planların istikrarlı ve filmin ritmini kuran en önemli öğeler olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bu planların izleyiciyi Basri’nin bekleyişine ortak eden bir tarafı var. Hiçbir şeyin olmadığı bu anlar, Basri’nin son 18 yıldır hiçbir şey olmayan hayatını tasvir eden de bir özelliği sahip. Filmin oldukça etkileyici olan son karesi düşünüldüğünde filmin içinde yer alan bu boşlukların filmin son sahnesinde Basri’nin hayatındaki her şeyin anlamsızlaştığı o anı da kurmaya yönelik bir işlevi olduğu aşikâr. Diğer yandan Basri’nin hayatındaki belirsizliğin yarattığı bekleyiş sadece filmin ritmiyle değil görsel yapısıyla da destekleniyor. Sadece sabit kameranın kullanıldığı filmde yönetmen flulaştırdığı mekanın üzerine oyuncularını kadraja sokuyor ve Basri’nin belirsizlik üzerine kurulan dünyası net olmayan görüntülerle de tasvir ediliyor. Küf, bu bağlamda anlattığı hikayeye en uygun dili yaratmayı başarmış bir film. Film üzerine yazılacak daha çok şey var fakat bu daha uzun bir yazı içerisinde ele alınabilir. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi Küf, ne anlattığını ve nasıl anlatması gerektiğini çok iyi bilen bir yönetmenin müjdesini veriyor. Filmin, Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla biçimsel anlamda bağı bulunsa da, Ali Aydın’ın politik bir meselenin gözlerden ırak bir diyarda bıraktığı etki üzerine bir hikâye anlatmayı tercih etmesiyle, tematik anlamda ustasından farklı bir noktada konumlanmaya çalıştığı da açık.
Ali Aydın’ın ilk filminde nasıl Nuri Bilge Ceylan etkileri görülüyorsa, Erdem Tepegöz’ün ilk filmi Zerre’de de Dardenne Kardeşler’in sinemasını hatırlatan bir taraf var. Tekstil atölyesinde çalışan Zeynep’in yeni bir iş bulma mücadelesinin anlatıldığı film Tarlabaşı’nda kızı ve annesiyle hayatta kalmaya çalışan bir kadının dramını gözler önüne seriyor. Yönetmen, karakterini bir saniye bile yalnız bırakmadan sürekli arkadan takip ediyor ve Zeynep’in mücadelesine bizi ortak ediyor. Film, kamerasıyla ve ele aldığı konuyla Dardenne Kardeşler sinemasını hatırlatsa da Erdem Tepegöz’ün de etkilendiği yönetmenlerin sineması üzerinden yeni bir dil arayışı içine girdiği söylenebilir. Yönetmen kullandığı ışık ve başarılı sanat yönetimiyle İstanbul’u neredeyse distopik bir mekâna çeviriyor ve toplumsal gerçekçi sinema estetiğine görsel anlamda kendi yorumunu katıyor. Filme adını veren toz zerreciklerinin ise pek çok farklı sahnede karşımıza çıkmasıyla yönetmen bizi o içine düşürdüğü gerçekçi dünyadan birkaç saniye olsa da uzaklaştırıp kamerasını görünmeyen noktalara doğru çeviriyor. Bu noktada “zerre” Zeynep gibi hep gördüğümüz fakat görmemezlikten geldiğimiz insanların hikâyesinin bir metaforu olarak işliyor. Zerre, sinemamızda daha çok görmek istediğimiz güçlü bir kadın karakterin hikayesini anlatıyor ve bu hikayenin arka planında iktidar eleştirisi de yapmayı başarabiliyor. Kentsel dönüşümün sadece hayatta kalmak için çalışmak zorunda olan bu insanların yaşamlarını nasıl alt üst ettiği etkileyici bir şekilde anlatılıyor. Zeynep’in ulaşım aracı olarak birkaç defa metrobüsü kullanması da oldukça manidar. Film, belediyenin övüne övüne bitiremediği hizmetiyle “dönüştürmeye” çalıştığı ve altüst ettiği hayatları taşıdığını da hatırlatmış oluyor.

4 Ekim 2012 Perşembe

De Palma ve Bertolucci

Tuhaf rastlantı, 1960’ların başında başladığı sinemada 50 yılı deviren 1940 doğumlu iki yönetmenin yeni filmlerini, Filmekimi’nde bir gün arayla izledim. Dreamers’dan (2003) bu yana çektiği ilk film olan Ben ve Sen’de (Io e te) Bertolucci, büyümenin sancılarına dair alışılageldik bir aykırı genç öyküsünü iki üvey kardeş arasındaki ilişki üzerinden, tek mekânda anlatmaya girişiyor. Fakat yönetmenin gençliğe dair bir film yaparken “genç işi” bir film yapma telaşı, ortaya hiç de parlak olmayan bir sonuç çıkarmış. Tipik bir yalnız ergen olan kahramanınızın bodrum katında bilgisayarında oyalanmasıyla ya da yolda yürürken kulaklıklarını takıp The Cure’un ‘Boys Don’t Cry’ını dinlemesiyle zamane gençliği anlatamıyorsunuz ne yazık ki. Eroin bağımlılığını resmederken 80’ler Yeşilçam filmleri standartlarını yakalayan Ben ve Sen, bize zamanın geçtiğini bildirmek için dışarı çıkıp çaresizce gökyüzünü, sokaktan geçenleri tarayan kamerasıyla iyice amatör bir havaya bürünüyor. Truffaut’nun 400 Darbe’sine (Les quatre cents coups, 1959) yapılan yersiz bir göndermeyle görüntünün Lorenzo’nun yüzünde donduğu finalden hiç bahsetmiyorum bile. Buna karşılık Brian De Palma’nın Tutku’su (Passion) tam aksine, ucuz estetikte, şiddette, fantezide elini korkak alıştırmayan, eski moda olmaktan çekinmeyen bir film. Yönetmen mekân olarak küresel finans ve reklamın başkentlerinden Berlin’i seçiyor, değişen dünyayı ve teknolojik gelişmeyi (çokuluslu şirketler; devasa iş merkezleri; son model otomobiller; bilgisayarlara, cep telefonlarına ve güvenlik kameralarına kilit rol biçen bir anlatı) öyküsüne entegre ediyor ama tüm bunlardan kesinlikle “güncel” bir film çıkarmaya çalışmıyor. Bunun yerine ta 70’lerde, 80’lerde çektiği gerilimlerin ruhunu yenilemeden günümüze taşımakla yetiniyor, ki bu da ortaya “retro” bir seyir zevki çıkarıyor. Toplantı sahnelerinin pejmürdeliği, iş görüşmelerinin (“bu dosyayı yarın sabah masamda görmek istiyorum!”) basmakalıplığı, yan rollerdeki oyuncuların berbat (galiba yer yer dublajlı) performansları, sonlara doğru ses bandını tamamen ele geçiren yaylılar, hepsi De Palma’nın en iyi yaptığı sinemaya sımsıkı sarılmasının göstergeleri. Tutku’da pek çok şeye gülmek mümkün, ama bunlar filmdeki gerilimi kesinlikle baltalamıyor. De Palma’nın güvenli yolu tercih ettiği söylenebilir ama ortaya çıkan sonuç Ben ve Sen’e göre çok daha heyecan verici ve bana kalırsa bu devirde böyle bir film yapmak, cesaret işi.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Altın Koza'nın Düşündürdükleri...


* Yarışmadaki filmlerde kurmaca/belgesel ayrımı iyice muğlaklaşmış görünüyor. Anadilim Nerede? (Veli Kahraman),  Aziz Ayşe (Elfe Uluç) ve Devir (Derviş Zaim) belgesel özellikleri taşıyan ama bunlarla kurmaca hikayeleri harmanlayan filmler; Siirt’in Sırrı (İnan Temelkuran ve Kristen Stevens) klasik anlamda bir belgesel. Babamın Sesi ise kurmaca yanı daha ağır basan ama karakterlerin aslen kendilerini oynadıkları bir film.
* Devir Derviş Zaim sinemasında oldukça ilginç bir yer edinecek gibi görünüyor. Bir yandan Zaim’in araştırmacılığı, geleneksel kültüre ilgisi ve geleneksel öğeleri sinema ile buluşturma çabası önceki filmleriyle bir devamlılık oluşturuyor. Ancak, sanki belgesel yapısında çok daha rahat çalışmış ve bu serbest üslup çok daha verimli olmuş gibi görünüyor. Film, doğa-insan ilişkisini irdelerken pagan (şaman) ritüellerin gittikçe daralan bir ‘medeniyet/kapitalizm’ kuşatması içinde nasıl yok olduğunu anlatıyor.
* Yarışmadaki çoğu filmin ses tasarımı oldukça etkileyiciydi. Sinemanın yalnızca görsel değil, işitsel-görsel (audio-visual) bir sanat olduğu düşünüldüğünde, ses konusuna özenli bir yaklaşım Türkiye Sinemasında uzun süredir eksikliği hissedilen bir durumdu. Daha da sevindirici olan, Anadilim Nerede?, Yeraltı, Babamın Sesi ve Rüzgarlar gibi filmlerin yalnızca iyi bir ses tasarımıyla yetinmeyip ses meselesinin daha da derinlerine dalması ve bu konu üzerine hem anlatısal hem de anlatımsal açıdan kafa yorması.
* Önceki madde göz önüne alındığında Festival ödüllerine En İyi Ses Tasarımı’nı da ekleme vakti gelmiş gibi görünüyor.
* Ses konusu özellikle yeni dönem Kürt sinemasında önemli bir etken ve sanki, sessizleştirilmiş bir halkın farklı bir ifade aracı arayışının da bir parçası. Yalnızca bu yıl gösterilen filmlerde bile bu öne çıkan bir özellik. Mizgin Müjde Arslan, bu yıl İstanbul Film Festivali’nde yarışan belgeseli Ben Uçtum, Sen Kaldın’da babasının ses kayıtlarını kullanmıştı. Aynı şekilde Babamın Sesi, yönetmenlerden biri olan Zeynel Doğan’ın babasının gönderdiği ses kayıtlarından hareketle yazıldı. Anadilim Nerede?’de Mustafa Kahraman dilini yok olmaktan kurtarmaya çalışırken eski ses kayıtlarına başvuruyor. Rezan Yeşilbaş’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan kısası Bé Deng (Sessiz) de, adından da anlaşılabileceği gibi, ses, dil ve varoluş arasındaki ilişkiyle ilgileniyor. 

22 Eylül 2012 Cumartesi

Adana’da Ödül Vakti


Altın Koza’da bu gece ödüller dağıtılacak. Biz de, festival konuklarıyla konuşarak tahminler yürütmeye çalıştık. Görünüşe göre, En İyi Film’in kesin olarak Araf’a gideceği düşünülüyor. Bu durumda jürinin En İyi Yönetmen’i ise Zeki Demirkubuz’a vermesi bekleniyor. Bir yandan da jüri başkanı Ferzan Özpetek’in Babamın Sesi’ni çok beğendiğine dair dedikodular var, dolayısıyla, festivalin bir diğer önemli ödülü olan Yılmaz Güney Ödülü’nün Babamın Sesi’ne verileceği tahmin ediliyor. Bu ödüle uygun olduğu düşünülen diğer aday ise Anadilim Nerede? En İyi Senaryo’nun yine Yeraltı ile Zeki Demirkubuz’a verilme ihtimali yüksek görünüyor. En İyi Kadın Oyuncu büyük ihtimalle yine Araf’a, Neslihan Atagül’e gidecek, ancak Gözetleme Kulesi’ndeki rolüyle Nilay Erdönmüş de güçlü bir aday. Bu iki oyuncunun ne kadar olağanüstü performanslar sergilediğini yazmıştım zaten. Diğer yandan, örneğin kast direktörü Ezgi Baltaş’ın da belirttiği gibi, Şimdiki Zaman’daki performansıyla Sanem Öge’nin de göz ardı edilmemesi gerekir aslında. Ancak, bu oyuncuların üçünün de çok genç olduğu göz önüne alınınca, jürinin Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü’nü bu oyuncular arasında paylaştıracağına ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü daha tecrübeli bir oyuncuya vereceğine dair bir endişe de var. Aynı durum En İyi Erkek Oyuncu için de geçerli. Bu daldaki favori adaylardan biri Araf’taki rolüyle Barış Hacıhan olsa da Hacıhan’ın çok genç olması nedeniyle jürinin ona Umut Veren Genç Erkek Oyuncu ödülünü verip, Yeraltı’ndaki rolüyle Engin Günaydın’ı ya da Lal Gecedeki rolüyle İlyas Salman’ı En İyi Erkek Oyuncu seçmesi daha yüksek bir ihtimal gibi görünüyor. Bir diğer aday ise, jürinin Erden Kıral’ın filmi Yük’ü ödülsüz bırakmak istememesi durumunda öne çıkabilecek olan Nadir Sarıbacak. Yardımcı rollerde yine Araf öne çıkıyor: Barış Hacıhan ile muhteşem bir ikili oluşturan Ilgaz Kocatürk oldukça etkileyiciydi ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü için önemli adaylardan biri. Ancak, jüri Özcan Deniz’i de tercih edebilir elbette. Hem Araf’ta hem de Yeraltı’nda yer alan Nihal Yalçın ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında favori aday (Az önce basın odasına giren Yılmaz Atadeniz de bunu söyleyip çıktı). En İyi Kurgu’nun da Araf’a, yani Naim Kanat, Mathilde Muyard ve Svetolik Zajc’a gitmesi bekleniyor. Filmin ilk yarısındaki kurgu oldukça etkileyici ve bazı sahneler gerçekten şahane bir şekilde kurgulanmış (örneğin sevişme sahneleri ya da dans sahnesi). Öte yandan filmin en önemli zaaflarından biri (bir süre sonra odağını yitirmesi) de kurgudan kaynaklanıyor. Dolayısıyla, (jürinin yabancı kurguculara ödül vermeyi tercih etmeyebileceği de düşünülünce) hem ritim hem de odak açısından tutarlılığını koruyan Babamın Sesi ile Çiçek Kahraman bu dalda öne çıkıyor. En İyi Görüntü Yönetimi karar vermenin en zor olacağı dal gibi görünüyor. Bu oldukça sevindirici bir durum. Gerçekten de neredeyse tüm filmler bu açıdan oldukça etkileyiciydi. Favoriler ise Araf, Yeraltı, Gözetleme Kulesi ve Rüzgarlar.